Bilmişti, barışmıştık. Ama birbirimize her şeyi söylemiş miydik? Hayır, ben söylememiştim. İçimde kalan bir şey vardı: Andre'nin şu kendini yaşlılığa teslim etme şekli. Ancak şimdi ona bundan bahsetmek istemiyordum, önce havanın biraz yumuşaması gerekiyordu. Peki ya o? Acaba art niyeti var mıydı? Beni iyimserliğim ya da 'her şey benim istediğim gibi olsun'culuğum dediği şey yüzünden ciddi ciddi suçluyor muydu?
Hafifçe gülümsedim, yanıma yaklaştı, kolunu omzuma koydu, ona yaslandım ve usul usul ağlamaya başladım. Yanağımdan süzülen o gözyaşlarının verdiği o sıcak haz. Nasıl bir gevşeme! İnsanın sevdiği birinden nefret etmesi öyle yorucu ki..
'Sana niçin yalan söylediğimi biliyorum' dedi bir süre sonra. 'Çünkü yaşlanıyorum. Sana gerçeği söylersem olay çıkacağını biliyordum; eskiden ılsa bu beni durduramazdı; şimdiyse kavganın fikri bile beni yoruyor. Kolaya kaçtım.'
Hep aynısın. İyimserliğin ya da 'her şey benim istediğim gibi olsun'culuğun yüzünden gerçeklerden kaçıyorsun ama bariz olan sonunda gözüne göründüğünde yıkılıyor ya da patlıyorsun. Seni çileden çıkaran ve devamında benim üzerime sıçratan şey, Philippe'e gereğinden fazla değer biçmiş olman.
..
sen de hep kazanacağını varsayarak oynarsın. Sana kalmış. Ancak kaybettiğinde hazmetmeyi bilmek şartıyla. Ama kaybetmeyi bilmiyorsun. Kaçamak sözlere başvuruyor, öfke nöbetlerine kapılıyor, kendi hatalarını kabul etmemek için ona buna ya da herhangi bir şeye kabahat buluyorsun.
Giderek daha da aldırışsız oluyor... İstemiyorum. Kalbin bu ataletine bağışlayıcılık, bilgelik diyorlar: Aslında bu içinize çöreklenen ölümden başka şey değil. Henüz değil, şimdi değil.