Simone de Beauvoir

Simone de Beauvoir

Yazar
8.6/10
673 Kişi
·
1.661
Okunma
·
825
Beğeni
·
39656
Gösterim
Adı:
Simone de Beauvoir
Tam adı:
Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir
Unvan:
Fransız Yazar ve Filozof
Doğum:
Paris, Fransa, 9 Ocak 1908
Ölüm:
Paris, Fransa, 14 Nisan 1986
Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir (/simɔn də boˈvwaʀ/; 9 Ocak 1908 – 14 Nisan 1986) Fransız yazar ve filozof. Roman, felsefe politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı, gazeteci.
En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelenmesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı eseri sayılabilir.

Yaşamı 

Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır. Otobiyografisinin ilk bölümünde (Bir Genç Kızın Anıları) dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir.
Çocukluk ve ergenlik çağını etkileyen iki ilişkisinden biri kardeşi Helen diğeri arkadaşı Zaza ile olan ilişkisidir. Helen’in küçüklüğünden itibaren ona sürekli bir şeyler öğretmeye onu yetiştirmeye çalışmış ilişkisinde öğretici bir kaygı içinde olmuştur. Zaza ise trajik yaşamı ve ölümü ile Simone’nun karşılaştığı ilk sorunu oluşturuyordu.
Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sobone’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sabone’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanışır. Beavuvoir’un Ecole Normele’de eğitim gördüğü yanlış ve yaygın olan bir bilgidir. Ancak bu okuldaki Sartre ve felsefe gurubundaki diğer insanlar tarafından iyi tanınmaktadır. 1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Beauvoir felsefede en iyi idi. Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmişti. Sorbonne’da iken hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor(Cesur) edinecektir.
1943 yılında Simone Konuk Kız (L'Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır
Ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra De Beauvoir Sartre’ın Maurice Merleau-Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu Modern Zamanlar (Les Temps Modernes ) adlı politik gazetede çalışmaya başladı. De Beauvoir bu gazetede kendini geliştirdi ve ölümüne kadar editör olarak çalışmaya devam etti.
Belirsizlik Ahlakı Üzerine (Pour Une Morale de L'ambiguïté , 1947) kitabında Fransız varoluşçuluğu etkileri farkedilmektedir. Kitapta çok sade bir biçimde Sartre’ın olmak ve hiçlik felsefeleri arasındaki geniş açıyı göstermektedir. De Beauvoir bir biseksüeldir. Ancak bir seminerde Nelson Algren’le tanıştığı 1947 yılına kadar kadar orgazma ulaşamamıştır. Chicago’da Beauvoir Algren ile ilişkisinde ilk orgazmını yaşar. Bu Fransa’da iki ayrı kitap olarak basılan İkinci Cins kitabına da ilham olur. Bu çalışma Amerika’da da The Second Sex olarak yayıncı Alfred A. Knoph’ın karısı Blance Knopf ‘un tavsiyesi üzerine Howard Parshley tarafından çevirilerek yayınlanır.

Kadın: Efsane ve Gerçek 

Simone de Beauvoir önce Kadın: Efsane ve Gerçek adlı denemesini yazar. Bu denemesinde erkeklerin kadınları, erkekleri yanlış havalara, izlenimlere sokan gizemli “diğer”ler olarak gördüğünü iddia eder. Ve erkeklerin, bu “diğer”olma durumunu, kadınları ve onların problemlerini anlamadıklarına, onlara yardım etmediklerine hatta onlara uyguladıkları baskılara bir neden olarak kullandıklarını iddia eder. Bu durumun tüm toplumlarda klişeleşmiş bir hal aldığını ve her zaman hiyerarşiyi elinde tutanların güçsüzleri “diğer” olarak tanımladığını ve onları etraflarında dolaşan karanlık gölgeler olarak nitelendirdiğini savunmuştur. Bu durumun sınıflar arasındaki ilişkilerde, dinsel, ırksal ayrımların mücadelesinde her türlü karşıtlıkta görüldüğünü ama hiç karşıtlıkta “diğer” nitelendirmesinin ve “diğer”e yaklaşımın kadın-erkek ayrımındaki kadar klişeleşmiş bir hal almadığını, hayatın mevcut düzenine gerekçe olarak gösterilmediğini söyler.

İkinci Cins 

Yazarın bu eseri 1949’da Fransa’da yayınlanmıştır. Freudcu yönleri ağır basan feminist bir varoluşçuluk göze çarpar. Varoluşçulukta olduğu gibi de Beauvoir temel prensip olarak var oluşun özden önce geldiğini kabul eder ve “Kadın doğulmaz kadın olunur.” prensibine ulaşır.

Araştırmaları diğer kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. Kadınların diğer olarak tanımlanmasını ve mevcut sosyal konumunu, gördüğü baskının temeli olarak olarak nitelendirir De Beauvoir tarihte her zaman kadının sapkın ve anormal canlılar olarak görüldüğünü iddia eder ve Mary Wollstonecraft’ın dahi erkekleri kadınlara ulaşmaları gereken ideal örnek olarak gösterdiğini ileri sürer.
De Beauvoir “Bu durum kadınların kendilerini normalden sapmış, dışta kalan ve normale ulaşmaya çalışan canlılar gibi algılamalarını sağlayarak onlarını başarılarını sınırlandırmışdır.” der. Feminizme göre bu düşünce artık bir kenara atılmalıdır. De Beauvoir iddia eder ki kadınlar erkekler kadar ayırım yapma, seçme yeteniğine sahiptir ve böylece kendilerini geliştirmeyi seçebilir, kadını mevcut durumundan ileri götürebilir, kendi hayatlarının ve dünyanın sorumluluğunu alabilir.

Ölümü ve sonrası 

1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır. Ölümüden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. Sartre’ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Felsefe üzerine yazdığı birçok eserde de Satre’ın varoluşçu etkisi görülebilir. Paris'te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir.

Eserleri 

Konuk Kız, (1943)
Pyrrhus ve Cineas, (1944)
Başkalarının Kanı, (1945)
Kim Ölecek?, (1945)
Her Erkek Ölümlüdür, (1946)
Belirsizlik Ahlakı Üzerine, (1947)
İkinci Cins, (1949)
Gün gün Amerika, (1954)
Mandarinler, (1954)
Sade’ı Yakmalı mı?, (1955)
Uzun Yürüyüş, (1957)
Bir Genç Kızın Anıları, (1958)
Yaşlılık, (1960)
Sessiz Bir Ölüm, (1964)
Les Belles Images, (1966)
The Woman Destroyed, (1967)
Yaşlılık, (1970)
Hesap Tamam, (1972)
When Things of the Spirit Come First,(1979)
Veda Töreni, (1981)
Sartre’a Mektuplar, (1990)
Aşk Mektupları (Nelson Algren’e), (1998)

Ödülleri
1983 Sonning Ödülü
"Kadını götürüp mutfağa ya da süsleme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra, uçamıyor diye yakınıyoruz..."
Örneğin; erkek, belli bir uğraşısı yok diye karısının değerinden bir şey yitirmediğini öne sürer: "Ev işi de aynı derecede soyludur falan filan", der. Ama ilk kavgada avazı çıktığı kadar bağırır; "Bıraksam, kendini bile geçindiremezsin."
417 syf.
Bu kitabı Taksim’de sahaflık yapan emekli, yaşlı bir edebiyat öğretmeninden satın almıştım. Hatta oturup birer çay içip Beauvoir'nın Sartre ile ilişkisi üzerine konuşmuştuk. Kitap, Payel Yayınları'nın ilk baskılarından. Aralık 1971’de basılmış.(İkinci baskı) Her şeyden önce anlamak ve anlaşılmak için kadınların okumasının gerekliliği kadar erkeklerin de okuması gereken bir kitap. Okumadan önce kemikleşmiş yargılardan olduğu kadar uzaklaşmak, daha sağlıklı bir okuma yapmanızı sağlar, çünkü Beauvoir yaptığı tahlillerle beraber çoğu yerde eleştiriye başvurmuş. Feminizm, kadını erkekten üst tutma çabası, karşı cins düşmanlığı değil; toplum ve sistem eleştirisidir. Kadının üzerinden kaldırılacak olan prangaların, sömürünün bir yerde erkeği de aynı duruma düşürdüğünü gösteren bir düşüncedir. Amacı karşı cinsleri yarıştırmak ya da ayrıştırmak değildir, Beauvoir çoğu yerde buna değinir. Tabi kitaba belirli yerlerden, belirli konularda eleştiriler de getirilmiştir. O yüzden tavsiyem; genel olarak öncelikle bir görüşü iyi öğrenmenin, anlamanın yanında, görüşün eleştirilerini de okumanız. Bu mukayese ile daha objektif bir perspektif kazanılabilir. Kitabın bazı yerleri sıkıcı gelebilir size lakin ben neredeyse yarısının altını çizdim. Dikkatle okunması gereken bir kitap, ki çıkarılacak notların da bilincin taze kalması için tekrarlanması gerek. Simone de Beauvoir’nın yazdığı Kadın (Le Deuxieme Sexe - İkinci Cins) üçlemesinin ilk kitabı.(1. Genç Kızlık Çağı, 2. Evlilik Çağı, 3. Bağımsızlığa Doğru) Dönemin Fransa’sında yazılan bu kitap iki yılda doksan yedi kere basılarak rekor kırmıştır. Kitap sadece ‘’kadının’’ tarihine bir bakış açısı değil aynı zamanda toplumsal ve ekonomi politik açısından tarihi incelemesi bakımından da değerli bir eser. Kadının nasıl nesneleştirildiğini, nasıl öteki varlık haline getirildiğini, sesinin neden bu kadar az çıktığını, toplumdaki yerinin (Erkeklere çıkar sağlayan kutsallaştırılmalar dışında; bkz. Ana olgusu) neden bu kadar pasif ve aşağıda olduğunu ve bunun nedenlerini tarihsel süreçte kronolojik olarak işlemiş. Bu incelemeyi yaparken de biyolojik verilerden, ruhçözümsel görüşlerden ve tarihsel maddeciliğin görüşlerinden yararlanmış ve hatta bazen bunlara eleştiri getirmiştir. Doğumdan itibaren kız, erkekten farklı muameleye tabi tutulmuştur. Bunun nedeni açık olarak toplumsal yapı, töreleri din ve ekonomik sistemdir. Bunların oluşumunu ve günümüze kadar geçirdikleri evrimi inceler Beauvoir. Kadının kurtuluşunun yahut öz haline gelebilmesinin yolunun da toplumsal ve ekonomik devrimler olmadan gerçekleşemeyeceğini savunur. Bu yüzden, yaşamında hayat arkadaşı Jean-Paul Sartre’la birlikte Marksizm ile yakından ilgilenmişlerdir. Lakin marksizmin ve bazı komünistlerin öncelikli olarak ‘’sınıfsal çatışmayı’’ ele aldıklarını ‘’kadın’’ sorununu ikincil pozisyona koyduklarını söyler. Bir diğer yandan hayatı boyunca sol görüşlü olduğunu lakin bu iki mücadelenin birlikte götürülmesi gerektiğini savunur. Kitapta farklı açılardan birçok toplum eleştirisi yapılmıştır. Sözgelimi evlilik kurumu, iş bölümü, roller, statüler… kitabın birçok bölümünde eleştirilmiştir. "Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç, hem davacıdırlar." der Beauvoir. Tarihsel süreçte kadın eve mahkum edilmiştir. Lakin toplum kadının bu pasifliğini asillik olarak göstererek kadına –işine yaramayan- unvanlar vermiştir. ‘’Erkek, belli bir uğraşısı yok diye karısının değerinden bir şey yitirmediğini öne sürer: "Ev işi de aynı derecede soyludur falan filan", der. Ama ilk kavgada avazı çıktığı kadar bağırır; "Bıraksam, kendini bile geçindiremezsin." diye bağırır eve hapsedilmiş kadına. Aynı şekilde kadının erkekten aşağı olduğunu, becerisinin erkek kadar gelişmediğini söyleyenlere karşılık; "Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra uçamıyor diye yakınıyoruz." diye cevap verir. Bu düşüncede erkeğin hedef tahtasına oturtmuş gibi görülmesi çok yüzeysel ve yanlıştır. Burada hedef tahtasına oturtulan ataerkilliktir, normlardır, gelenekler ve toplumsal yapıdır. Beauvoir şöyle der; ‘’Toplum içerisinde tam bir iktisadi eşitlik sağlanmadıkça, töreler kadının eş ya da oynaş olarak, birtakım erkeklerin elindeki ayrıcalıklardan yararlanmasına izin verdikçe, genç kızın zihnindeki edilginlik içinde elde edilen başarı düşü yaşamaya devam edecek, kendi kendini bütünlemesini köstekleyecektir’’. Erkek doğuştan beri aktiftir ve kadına oranla çok daha özgürdür. Bu özgürlüğü beşeri normlar sağlar. Toplum, ahlakı kadına karşı bir kalıplaştırma, ötekileştirme olarak kullanır. Bunun sonucunda kadın varoluşunu olumlayacak bir davranışta bulunamaz hatta bunun imkanını dahi eline geçiremez. Beauvoir kitapta, kadının çocukluk çağını, genç kızlık çağını, cinsel yaşama girişini ve ‘’sevici’’ kadını ayrı ayrı bölümlerle derinlemesine anlatmıştır. Efsanelere ve tarihsel sürece de değinmiştir. Kitap feminizmin ve kadının tahlilini çok başarılı bir şekilde yapar ve eleştirir de. Beauvoir’e göre erkeğin de tam anlamıyla kurtuluşu kadının kurtulmasıyla olur. Lakin bu ikisi içinde bilinç ve mücadele işidir. Temelin özeti, Simone de Beauvoir’in tek bir sözü ile yapılabilir; ‘’Kadın doğulmaz, kadın olunur.’’


Dipnot; Felsefe tarihini özümsemeden, tarihsel akışı iyi bir şekilde idrak etmeden, sakın bir düşüncenin yolunda varolmayın. Önce okuyun, anlayın, eleyin; daha sonra bilinçli ve kararlı bir şekilde fiiliyata dökün.
312 syf.
·6 günde
Bir genç kızın anıları, Beauvoir’in çocukluk ve ergenlik dönemlerini kapsayan sınırlı ve bağımlı bir varoluşun anlatıldığı,yaşamında bir dönemi geride bırakışının ve ikili bir varoluşa, Sartre'la karşılaşmasıyla başlayan yeni bir evreye adım atışının öyküsüydü. Varoluşçu yazar, filozof, öğretmen, feminist, ve her zaman düşünce özgürlüğünü savunan Beauvoir’in yirmili yaşlarının başından itibaren tüm anılarının ve yaşamının öyküsü işte yeniden burada okuduğumuz. Kendisi de bu kitapta “Kendi kendine anlattıkça gerçek olan öykü!” diyor. Bana kalırsa bu tamamen Simone’un hayata ve edebiyata olan tutumunun yavaş yavaş oluştuğu kararlı yılları. Bir genç kızın anıları’nda çocukluğuna yaslanıp bizi ailesine, dostluklarına, çevresine, hatta fazlasıyla kendi dünyasına götüren Beauvoir, bu kez hiç çekinmeden sorguladığı yaşamını yeniden bize sunuyor. Ailesinin(yalnız babasının diyebiliriz) her ne kadar öyle olmadıklarını iddia etse de Beauvoir’in de inanmadığı, içten içe uyguladığı baskılar sonucu fazlasıyla muhafazakar ve yobaz fransız burjuvazisine gözlerini açıyor.

İlk anılarının tatlılığının yanı sıra bu otobiyografi sanıldığının aksine, çoğunlukla gençliğini değil aynı zamanda edebiyat ve felsefe ile olan ilişkisini bize derinlemesine gösteriyor. Zamanın güncel dergilerini, yazıları, eserlerini, yayın organlarını takip etmekle birlikte Sartre ile pek çok kez
yaptıkları kitap incelemelerinin doluluğu beni fazlasıyla memnun etti ve bilgilendirdi. Beauvoir’in Faulkner ve Kafka üzerine “küçük” (benim için fazlasıyla büyük ve değerli) yorumlarda bulundum dediği incelemelerden bir alıntı bırakıyorum buraya;

“Sartre ve ben, yeniliklerden hep haberdardık. O yıl iki ad önemli oldu. Birisi, o yıl hemen hemen aynı zamanda iki kitabı birden Fransızca ya çevrilen Faulkner'di. Bu kitaplar Döşeğimde Ölürken ve Tapınak idi. Ondan önce, Joyce, Virginia Woolf, Hemingway ve daha birkaç yazar, dünyayı öznellikler aracılığıyla açıklamak için gerçekçi romanın yapmacık nesnelliğini reddetmişlerdir.
...
Faulkner, saflığın yüzünün arkasında çirkeflerin kaynadığını söylemekle yetinmiyordu: bunu bize gösteriyordu: saf Amerikalı genç kızın maskesini koparıp alıyordu; dünyayı gizleyen iyilik taslayan seremonilerin arkasında, yazar bize, ihtiyacın, arzunun ve ahlâksızlığın doyurulmamalarından doğan trajik şiddeti elletiyordu; Faulkner’da cinsellik, dünyayı tam anlamıyla ateş ve kana boğuyordu; bireylerin dramı, tecavüzler, cinayetler ve yangınlarla dışa vuruyordu; Tapınak'ın sonunda bir adamı canlı bir meşaleye dönüştüren bu ateş, yalnızca görünüşte bir bidon benzinle beslenmekte; aslında, bu ateş kadın ve erkeklerin karnını gizlice yiyip kemiren bu kişisel ve utanç verici korlardan doğuyor.
...
İkinci ad Kafka'nınkiydi ve bizim için çok daha fazla önem taşıdı. Değişim'i okumuştuk ve Kafka'yı Joyce ve Proust'un yanına koyan denemecinin hiç de komik olmadığı kanısına vardık. Dava yayımlandı ve pek yankı yapmadı: eleştirmenler Hans Fallada'yı Kafka'ya büyük farkla tercih ediyorlardı, bizim için, uzun zamandır okuduğumuz en eşsiz, en güzel kitaplardan biriydi. Hemen anladık ki bunu bir öğüt verici öyküye indirgememek, hangi simgelerle yorumlandığını araştırmamak gerekmektedir; bu kitap dünyanın tüm ögelerini içinde toplayıcı bir görüş bildiriyordu; araçlarla amaçlar arasındaki ilişkiyi soysuzlaştırarak Kafka yalnızca araçları, görevleri, rolleri, insan davranışlarını kabul etmemekle kalmıyor, insanın dünyayla olan tüm ilişkisini de reddediyordu.”

“Hemingway'in tekniği, görünen ve usta sadeliğiyle bizim felsefe anlayışımıza uyuyor denebilirdi. Nesneleri olduğu gibi betimleyen eski gerçekçilik yanlış varsayımlar üzerine kurulmuştu. Proust, Joyce ise, herbiri kendi tarzında, daha haklı bulmadığımız bir öznelcilikten yanaydılar. Hemingway’de, dünya hep kendi donuk dışta oluşu içinde varoluyor, ama hep özel bir kişinin perspektifi arasından görünüyordu; yazar bu dünyadan bize, ancak bu görüşe uyan bilincin algılayabileceği kadarını veriyordu; nesnelere muazzam bir varlık vermeyi başarıyordu, zira onları kahramanların içine girdiği olaylardan ayırmıyordu; özellikle nesnelerin direncini kullanarak zamanın akışını hissettirmeyi başarıyordu. Romanlarımızda kendi kendimize koyduğumuz kuralların büyük bir kısmının esinini Hemingway’den aldık.”

Bunun yanı sıra buraya ekleyemeyeceğim ama Beauvoir’in üzerinde fazlasıyla etkisi olan yazarlar için de yorumlar okuyoruz. Bunların başında, “etkisi altında kaldığım kimselerin en belirgini” diyerek belirttiği, nesnel oldukları ileri sürülen betimlemelerden kaçınmasıyla, kahramanının gördüğü gibi eylemin doğrultusunda sunulan, yinelemelerden ve boş sözcüklerden kaçınarak örnek aldığı Hemingway geliyor. Bkz: #74287304

Görmezden gelemeyeceğimiz bir diğer nokta ise anıları ve kişisel yaşantısının yanında, kitap zaman zaman tarihsel nüanslarla dolu. Faşizmden hiç hoşlanmayan Beauvoir’in, bir savaştan kaçınmanın faşizmin yükselişini engellemekten daha acil olduğunun çağırısını yaptığını da görüyoruz.

Edebiyat ve felsefeye olan tutkuyu daima hissettiği için inandığı bu yolda çalışmaya devam etti Beauvoir. Evlilik onun standartları olmadı hiçbir zaman, kelimelerin ötesinde düşünmenin ve hayata yaklaşmanın yollarını keşfetmek istedi hep. Geleneksel değerler etrafında inşa edilmiş bir yaşam çevresinde kendi kimliğini bulmanın çalkantılarıyla kendi yaşamını kazanmanın ne kadar kıymetli olduğunu göstermek istedi bize.

İlk sayfalarda geçmişine saygılı olmak ve yazdığı zamanı düşünerek anılarını anlatırken bazı şeyleri saklamış olabileceğini not düşmüş. Arkadaşlarıyla en önemlisi Sartre ile olan tartışmaları, çekişmeleri, kusurları, gezileri bu kitabın önemli bir yanı. Evlilik olgusuna inanmayarak, uzun bir süre ilişki yaşadığı sevgili Sartre için yazdıkları beni neden bilmiyorum fazlasıyla duygulandırdı. :) Hatta iddia ediyorum Sartre severler bu kitapta tanıdıkları Sartre’den farklı bir kişi bulacaklardır. Öyle güzel anıları var ki.. sık sık Sartre’in yazmak için oturduğu kahvelerde geçirdikleri uzun saatlerden, bir öğleden sonra, Rouen’da, Seine nehrini tepeden gören cılız otlarla kaplı tebeşir kayalarda gezinirken Sartre ile yaptıkları söyleşilerden bahsederken bizi anılarına götürüyor resmen..

Bana gelecek olursak kitabı ne kadar sevdiğimi anlamayan yoktur herhalde artık. Okurken geçmişin gerçeklerini hatırlattığı anlar fazlasıyla oldu.. anlattığı yaşın avareliğini kelimenin tam anlamıyla resmen yaşıyorum ve şuan okudukça bazı anlarımdan da pişmanlık duyuyorum.. benliğimde duygu çatışmalarıyla, isteklerine ve gerçeklerine değer vermeye çalışan ama yargılama ve umarsızlık karşılığında karmaşa içerisinde zaman zaman bocalayan bir kadın, genç Simone’de kendini görebilen (hayattan almak istedikleri doğrultusunda) genç Demet olarak okudum.. :)

Hislerini yaşarken bunu yazmakta usta olan bir kadının, entellektüel büyüme sürecinin masalı olan bu kitap, kesinlikle ve kesinlikle bir otobiyografiden çok daha fazlasıdır. Beauvoir’in anılarının iki cildini oluşturan Olgunluk Çağı’nın I.cildini az evvel bitirmiş bulunuyorum. Daha ben de uyandırdığı hisleri anlatmaya çalışamadan hemen II.kısma başlamak istiyorum. Fakat kitabı henüz temin edemedim, kitaplarım gelir gelmez ilk işim devamına başlamak olacak... Herkese iyi okumalar :)
88 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Uzun zamandır dikkatimi çeken yazara sonunda bu kitabıyla başlamak istedim. Açıkçası ilk defa için yanlış kitap olabilir diye düşünmedim de değil. Ama benim gibi hiç okumayanlar varsa tereddüt etmeden bu kitapla başlasınlar bence. Sayfa sayısı az olsa da yazarın tarzını anlamak ve düşüncelerimi sorgulamak için yeterli oldu diyebilirim.

Diğer kitaplarında olduğu gibi varoluş üzerine aforizmaların bulunduğu, güzel bir kitap. Bununla birlikte kitaptaki esas karakterler aslında Simone de Beauvoir ve
Jean-Paul Sartre da diyebiliriz. Hayatında çok önemli yeri olan Sartre’ ın ve kendisinin zamanla değişen fikirlerini gösteriyor bize yazar. Bunu yazarak anlatmakta da oldukça başarılı olmuş.


Simone de Beauvoir, 1966-1967 yıllarında kaleme aldığı, anlatı türünde olan, uzun öykü "Moskova’da Yanlış Anlama"da yaşlanma yolundaki emekli öğretmen çift Nicole ile Andre'nin Moskova' ya yaptıkları bir seyahatte kendi hayatlarını ve sevgilerini sorgulamalarını anlatıyor bize. "Üçüncü bir kişi" olan Macha bu sorgulamaların tam merkezindedir.

Peki bu sorgulama neden ve nereden başlıyor onların hayatında? Anlatılmak istenen esas konu bu.

Yalnız kitaptaki kahramanlar değil, biz hepimiz yaşamımız boyunca kendi düşüncelerimizi, sevgimizi, ilişkilerimizi sorguluyoruz. Ama bir sonuca varamıyoruz pek çok zaman. Çünkü sonunda yine kendimizi kandırıyoruz. "Durumlara kendini kandırmadan bakma cesaretini göstermek gerekir." Bunu yapabilen ne kadar insan vardır gerçekten? Çok az. Çünkü kendini kandırmak kadar kolay bir şey yok hayatta. En zahmetsiz iş belki de.

Yazar yaşlanmaktan bahsediyor. İnsanların kabul etmediği, yüzleşmekten kaçtığı "yaşlanmak". Ama her insan yaşlanır, bunda abartılacak bir taraf yok ki, diyebilirsiniz. Hayır, o kadar da kolay olmuyor maalesef... Artık eskisi gibi hayattan zevk alamadığınız zaman, geriye dönüp baktığınızda bunları gerçekten ben mi başardım? dediğiniz zaman kolay olmuyor yaşlanmak. Etrafınızda herkesin ne kadar mutlu, dinamik, neşeyle yaşadığını görünce de pek iyi olmuyor yaşlanmak. Bence tecrübe arttıkça mutluluk azalıyor birçok insan için. Artık daha fazla sorguluyor her şeyi, insanların yaptıklarını, yapmadıklarını, kendi yaptıklarını ve "yapamadıklarını". Sorgulamak güzel bir şey tabi ki. Ama eğer sorgulamanız sizi sonunda yine bir neticeye değil de sorulara götürüyorsa bir yerde hata yapıyorsunuz demektir. İşte bu hatayı bulmak mesele.

Kitaptaki kahramanımız Andre daha çok hayattan zevk alan biri. Ya da kendini öyle olduğuna inandırmış biri de olabilir. Bu seyahat onun için bir değişiklikten çok problemlerden kaçma gibi aslında. Belki günlük hayatından uzaklaşırsa, yıllar önce gezdiği yerleri yeniden görürse daha iyi olur diye düşünüyor. Ama hatıralar bir türlü peşini bırakmayınca ve bu yerlerin artık eskisi gibi olmadığını görünce bu düşüncesi mümkünsüz oluyor.

Neden uzaklaşmak istiyordu Andre? Bu yaşamın monotonluğu olamazdı. Çünkü bir çok insan bu şekilde yaşıyor ve herkes sıkılınca başka bir yere gidemiyor. O zaman başka nedeni olmalı, daha farklı bir neden. İşte bu nedeni biz onun kendi düşünceleriyle baş başa kaldığı zaman anlıyoruz. Çünkü o sevildiğinden emin değildi ve uzun yıllar da emin olamamıştı. " Hayatım boyunca sevilmeden yaşamışım!" diyerek hep kendinde hata arıyordu. Ama hakikaten de sevilmedi mi Andre? Orasını da onun karısının düşüncelerinde görüyoruz.


Nicole ne istiyordu peki? Onun asıl beklentisi neydi hayattan? Kendisi yıllarca diğer öğretmen arkadaşlarının yaşlanmalarına acıyarak bakmıştı. Ama birden kendinin de artık onlar gibi yaşlı olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştı. Çevresindeki herkes onun hiç değişmediğini, her zamanki gibi göründüğünü söylemişti ona. Peki bu gerçek miydi? Tabi ki hayır. Uzun yıllar ona tecrübe kazandırmak ile beraber hem de artık daha hareketsiz ve hevessiz biri olmasına sebep olmuştu. Trajik bir şekilde geçen zaman onu artık korkutuyordu. "Yıldan yıla bilgisi arttığı halde, kendini daha da cahilleşmiş buluyordu. Etrafındaki anlaşmazlıklar, zorluklar, çelişkiler çoğaldıkça çoğalıyordu."

Bu yüzden o da artık kendi sevgisinden de, eşinin sevgisinden de emin olamıyor, her küçük harekette başka bir anlam arıyordu. Sonsuz bir boşluk oluşmuştu içinde. Her şeye bakınca bu boşluğu görüyordu. Kendi düşüncelerine inanıyor ve diğer tarafın da bu düşüncede olduğuna inandırıyordu kendisini. Ve bunlar da sonunda büyük bir "yanlış anlamaya" sebep oluyor istemeden de olsa.

Aslında kendi yaşamlarımızda da bu "yanlış anlamalar" oldukça fazla. Biz kendimiz de kafamızda yarattığımız sebeplere inanarak bir çok şeye başka açıdan bakıyoruz. Belki ben yanlış anladım, belki öyle söylemek istemedi, bu hareketinin başka nedeni olabilir diye demiyoruz hiç. Ve hem kendimizi yıpratıyoruz, hem de karşı tarafa nefret etmemize sebep oluyoruz böylelikle. Neden her düşündüğümüzü sadece söyleyerek açıklığa kavuşturmuyoruz? Kendi şüphelerimizi yok etmiyoruz? Çünkü kendimizi kandırmak daha kolay. Aksine inandırmak daha zor. Sadece düşünüyoruz, konuşmuyoruz. Böyle devam edersek hiçbir zaman doğru anlamayız hayatı...


Hatıralardan bahsediyor yazar bir çok yerde. Hatıralar her zaman bize mutluluk verir mi? Ya da mutsuzluk verir mi? Neden verir peki bu mutluluğu ve ya mutsuzluğu?

"Anıların güzel olanı da kederli olanı da insanı hüzünlendirir." diyor Dostoyevski. Güzel hatıralar insanı neden hüzünlendirir ki? Çok garip geliyor insana bu cümle. Ama hüzünlendirir. O güzel anılara sebep olan insanlar artık hayatınızda olmayabilir. Ya da artık kendiniz o anılardaki insan olmayabilirsiniz. Bunlar olmasa da hüzünlendirir. İnsan her zaman bir neden bulur nasıl olsa.

Bildiğim kadarıyla yazarın önem verdiği bir konu olan kadın ve erkek düşüncelerinin farklılığını da çok güzel anlatmış bize Simone de Beauvoir. Kadının daha çok neler üzerinde düşündüğünü, nelere önem verdiğini görüyoruz kitap boyunca. Erkeklerin belki de üstünde durmayacağı bir mevzuda kadın ne kadar derine gidebilir, ne anlamlar çıkarır kendince. Ama bazen bu anlamlar hakikaten de fazla olabilir bence)

Diğer bir konu "Kıskançlık." Nedir kıskançlık? İnsan neden kıskanır bir başkasını? Belki kendinde olmayan bir şey vardır onda; güzellik, para, başarı, şöhret... ve gençlik. Bu öyle bir kıskançlık sebebidir ki, artık elde edilemez. Bir daha elden giderse geri dönemez çünkü. Nicole bu yüzden mi kıskanıyordu eşini kendi kızına? Kendisi artık onun gibi genç olmadığı için mi kabul etmiyordu bu yaşlılığı? Ve yazarın en önemli düşüncelerini burada gördüm ben. Aslında sevgisinden şüphe etmiyordu kahramanımız. Sadece kendinde olmayan özellikleri bir başkasında gördüğü için kıskançlık hakim kesilmişti ona. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da, sonuna kadar başarılı olamıyor galiba bu konuda.

Sıkılmak. Niye sıkılır insanlar? Ne sebep oluyor bu sıkılmaya. Kitabın sonuna doğru yazar bunu da gösteriyor bize. Gerçekten sıkılmış olamazlar mı kahramanlarımız? Belki uzun yıllar birlikte yaşamak onlara zor geliyor artık. Daha farklı insanlar tanımak, farklı alışkanlıklar edinmek, uzaklaşmak iyi gelir belki onlara. Günümüzde çok önemli sorunlardan biri sıkılmak. Anlaşmazlıkların, kavgaların, hatta boşanmaların bile sebebi olabiliyor sıkılmak. Sıkılmamak için ne yapmalı peki insan? Aslında bu duyguyu yok etmek çok zor bence. Belki sevdiğimiz insanlardan, yerlerden uzaklaşmalıyız ya da her zaman yaptıklarımızı değiştirmeliyiz. Ama bununla bile geçmeyen sıkıntılar da var tabi ki. Ve bu hayatımız boyunca devam edecek. Sadece bazı dönemlerde daha az sıkılmak için çabalamak kalıyor insana.

Kitaptaki bir başka konu ise karakterlerin gezilerinde S.S.C.B ve batının karşılaştırılması. Bunu da yazar oldukça iyi, okuru sıkmadan anlatmış. Hem kapitalizmin, hem de sosyalizmin insanların hayatını nasıl etkilediğini görüyoruz bazı yerlerde. Arka planda verilse de dikkat çekiyor eleştirilerle.

Yazarın edebiyat tutkusu zaten sevenlerine malum. Bu kitabında da onu görüyoruz. Yarattığı kahramanın kitaplara karşı sevgisinde sanki kendini gösteriyor bize Simone de Beauvoir. Bu yerlerini kısa olsa da sevdim ben.

Çiftimiz bir sonuca varabiliyor mu? Sorunlarını konuşarak hallediyor mu? Yoksa bu yanlış anlamalar sürüp gidiyor mu? Bunları kitabı okuduğunuz zaman kendiniz göreceksiniz. Zaten anlatımı oldukça güzel ve kısa bir kitap. Mutlaka okuyun.

Ve yazara başlamam için önemli bir sebep olan #74493310 bu güzel inceleme için Demet , Sana çok teşekkürler :)

Keyifli okumalar...
187 syf.
·2 günde·8/10
Simone de Beauvoir, Varoluşçuluk temalarına edebi bir uyarlama getiren filozof ve yazarlar grubunun üyesi roman ve deneme yazarı olarak tanındı. Sorbonne'da felsefe eğitimi de aldı.

Kadın nedir sorusuna; 'kadın döl yatağından başka bir şey değildir' diye cevap verilen bir dönemin kadını olan Simone de Beauvoir, tüm yok sayılmalara inat, kadının varlığını ataerki toplumun yüzüne yüzüne vurdu. Öteki olarak görülen kadını, kendisinden başlayarak görünür kılmanın mücadelesini verdi.

Beauvoir, 9 Ocak 1908 yılında Paris’te dünyaya geldi. Gelenekselci bir aileye sahipti. Okuma yapmasına doğru düzgün izin verilmezken okudukları da hep sansürlendi. Bir taraftan toplumdaki kendi yerini sorgularken yaşadığı çağa meydan okudu, diğer taraftan da bu çağın kadınlarına seslendi. “Kadınlar, kendilerine dayatılandan kurtulup bir yerlere gelmeliydi mutlaka!”

Eğitim hayatı matematik ve yazın eğitimiyle başladı. Beauvoir, Sarbonne’da Felsefe eğitimi aldı ama Erkeğin tarihi ona hiçbir zaman filozof demedi. Düşünür kelimesi erkeğe ait görüldüğü için de o, hiçbir anlatıda bu şekilde yer almadı.

Simone de Beauvoir, varoluşçu felsefedeki ben-öteki ilişkisini, kadın-erkek ilişkisine uyarlamaya çalıştı. Bu noktada Varoluşçu Feminist teorinin üreticisi oldu, çalışmalarıyla da bu alanı oldukça genişletti. Kadının toplumdaki konumundan, yerinden şikayetçi olmasını haksız bulanlara ve bu halinin kendi suçu olduğunu düşünenlere de en güzel cevabı; “Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra uçamıyor diye yakınıyoruz” oldu.

Düşünür ile ilgili tüm yazılarda başından itibaren Sartre ile olan ilişkisi hep ön planda tutuldu. Beauvoir eserlerinin, alana katkı sağlayan çalışmalarının görmezden gelinip haksızlığa uğramaması adına bu ilişkiye sayfalarca yer vermek çok doğru değildir. Zira Simone de Beauvoir’ı Beauvor yapan Jean-Paul Sartre değil, Konuk Kız, Başkalarının Kanı, Bir Genç Kızın Anıları, Sade'ı Yakmalı mı? , Mandarinler gibi kaleme aldığı eserlerdir.

Sade'ı Yakmalı mı? ‘ya Marquis de Sade ’ın hayatına Simone de Beauvoir’ın gözü ile kısa bir bakış diyebiliriz. Kısaca bir bakalım isterseniz;

Fransız aristokrat ve felsefe yazarı olan Marquis de Sade, Erotik Edebiyat’ın önemli yazarlarındandır, genellikle sert pornografik yazılar yazmıştır. Bunlarda ahlakı, yasayı, dini ögeleri dikkate almadan aşırı özgürlüğü (hatta ahlaksızlığı) ve zevk almanın, haz duymanın her şeyin üstünde olduğunu savunmuştur. Yaşadığı çağ insanına ters gelen Sade’ın bu söylevleri, itirafları ya da ne derseniz deyin yazarın yaşamının 32 yılının farklı hapishanelerde ve akıl hastanesinde geçmesine sebep olmuştur. Yazılarının çoğunu tutuklu olduğu dönemde yazmış. “Sadizm” kavramı da adından türetilmiştir.

Sade kitaplarında kişiler arası ilişkilerde insanın insansal yanını bir kez yitirildiğinde, neler olabileceğinin bilgisini vermiş, eserlerinde ahlaksal eylemlerin belirleyicisi olarak etik değerleri değil de, içgüdüleri ya da “koşullu buyruklar”ı eylemlerin “ilkesi” yapılırsa neler olacağını anlatmış. Bu günümüze nazaran da ha kapalı olan toplumun, özellikle de aristokrat çevrelerinin “gizli”sinin ortaya dökülme korkusunu yaratmış, tepkilere sebep olmuştur.

Sade, Paris’te Condé Sarayında doğdu. Çocukluğunda Katolik rahip olan amcası de Sade’nin yanında eğitim gördü. Daha sonra Jesuit lycée (erkekler okulu)na gidip askeri eğitim aldı. Yedi yıl savaş alanlarında süvari sınıfının komutanı olarak görev aldı.

Sade’nin olaylı ve ahlaksız bir yaşam sürdüğü ve fahişelere olduğu kadar kadın ve erkek çalışanlarına da kötü muamelede bulunduğu söylenir, hatta karısın kız kardeşi ile de bir münasebeti olmuştur.

Sade’nin en önemli skandallarından biri Rose Keller adındaki bir kadını kendisine cinsel anlamda hizmet ettirmeye zorladığı 1768 yılı Paskalya Yortusu gününde meydana geldi. Kadını Arcueil’deki şatosunda zorla tutmakla, fiziksel ve cinsel yönden kötü muamele göstermekle suçlandı.

Birçok fahişe de onun kötü davranışlarından şikâyetçiydi ve polis tarafından gözaltına alındı, yaşanan olaylar hakkında detaylı raporlar tutuldu.

1772 yılında Marseille’de, uşağı Latour'u öldürücü olmayan, afrodizyak olarak kullanılan kurutulmuş kuduzböceği tozu ile zehirlemekten ve sodomi suçlarından yargılandı. Bu yıl içerisinde ölüm cezasına çarptırıldı. Firar etti.

1790’dan sonra özgürlüğüne kavuştuğu dönemde Sade birçok anonim eser yayımladı.

Eşini terk etmiş, altı yaşında bir çocuk annesi olan eski oyuncu Marie-Constance Quesnet ile tanıştı ve hayatının sonuna kadar Marie-Constance Quesnet ile yaşadı.

İhtilalden sonra kendini politikaya adadı, Cumhuriyeti destekledi ve kendini ‘Uygar Sade’ olarak tanımladı. Aristokratik geçmişine rağmen birçok resmi görev elde etmeyi de başardı.

Öldükten sonra yakılmayı ve küllerinin savrulmasını vasiyet etti ancak bunun yerine Charenton’da gömüldü. Daha sonra iskeleti frenolojik deneyler için mezarından çıkarıldı.

Oğlu geniş yarım kalmış, basılmamış bütün müsveddelerini toplayıp yaktı.

Bazen bir yazarın mirası yazarın kendisinden daha ilginç olabilir. Donatien Alphonse François, (Le Marquis de Sade), özellikle yetenekli bir yazar olarak tarihe geçmedi. Çoğu insan onu sadizmin 'mucidi', en büyük çapkın olarak hatırladı. Yaşamının önemli bir bölümünü çeşitli cezaevlerinde ve ilticalarda geçirdi. Sayısız roman, kısa öykü ve oyun yazdı. Çoğu yarı-felsefi sohbet ile uzun, ayrıntılı cinayet, tecavüz, işkence, küfür ve yardımcı profillerden oluştu. Mutlaka harika, hatta iyi bir edebiyat değillerdi, ama en azından çok özel bir 18. yüzyıl altkültürünün zihninde büyüleyici bir fikir verdiler.

Eserleri, çoğu ülkede yasaklandı. Hala küçük gruplar halinde dolaşsalar da yapıtları unutulmuş gibiydi. Bu 20. yüzyılın ortalarında değişti. Toplum daha açık hale geldi ve bazı ülkeler yasaklarını kaldırmaya karar verdi. Alınan bu kararlar iki farklı tepkiye yol açtı. Bir yandan, kitapların derhal tekrar yasaklanması gerektiğini savunanlar, öte yandan De Sade'yi savunup, toplum hakkındaki eşsiz görüşlerine hayran olanlar vardı.

Özellikle cinsellikle ilgilenen sayısız yazar ve sanatçı Sade’a hem hayranlık duydu hem de karşı çıktı.

Pierre Klossowski 1947 yılında basılan eseri Komşum Sade’de Sade’ın felsefesini nihilizmin (hiççilik) öncüsü olduğunu söyledi,

William E. Connolly’in Siyasi Teori ve Modernleşme’ adlı eserinde Sade’nin ‘Yatak Odası Felsefesini’ erdem ve neden kavramlarını toplumla bağdaştırma çabalarına karşı bir tartışma olarak gördü,

Angela Carter, “Sade’nin Kadınları: ve Pornografi İdeolojisi” adlı eserinde feminist bir yorum yapar ve Sade’ı ahlaklı ve kadınlara önem yer veren bir pornografi yazarı olarak niteledi. Sansürlenmemesi gerektiğini savundu,

• Buna karşılık Andrea Dworkin Sade’ı ibret alınacak bir kadın avcısı olarak gördü ve pornografinin kadınlara şiddete yol açacağını iddia etti. “Pornografi: Kadınlara Sahip Olan Erkekler” adlı eserinin bir bölümünü Sade’yi incelemeye aldı.

• Savunuculardan biri Fransız filozof Simone de Beauvoir idi. Yazarın Sade'ı Yakmalı mı? denemesi ve diğer hemfikir yazarların birçok eseri 150 yıl boyunca Sade’nin yazılarındaki radikal felsefi özgürlük anlayışından ve varoluşçu felsefesinden izler taşıdı.

• Ayrıca Marquis de Sade destekçileri, onu Sigmund Freud ’un psikanalizine ana konu olan cinsellik ve şiddet dürtüsünün incelemesinde öncü olarak gördü, sürrealistler (gerçeküstücüler) onu ‘var olmuş en özgür ruh’ olarak değerlendirdi.

Konumuz olan eserde Simone de Beauvoir, Marquis de Sade 'ın eserlerini, hayatını kendi bakış açısı ile alıntılar üzerinde uzun uzun anlatmış. Gerek inceleme konusu olan yazarın eserlerinden, gerekse başka edebiyatçıların alıntıları üzerine fikir yürütmüş. De Sade'nin düşüncelerine ilişkin açıklamalarını doğrular ve net kanıtlar olmadan oldukça fazla varsayımlarda bulunarak bize aktarmıştır. 18. Yüzyıl’da ateizm, eşcinsellik ve ölüm cezası karşında toplumun tutumunu, sosyolojik açıdan bu konulardaki ilerlemeyi kaleme almış.

Simone de Beauvoir 'ın feminist bir yazar ve filozof olarak Sade’ı felsefi bir kahraman olarak çizmek ile ileri gittiğini düşünüyorum. Ama "kötü ve yasak olan daha çok merak uyandırır" sözünden yola çıkarak geçmişte olduğu gibi günümüzde de şiddete meyil göstermenin kitleler üzerindeki sosyolojik ve psikolojik etki-tepkisine dikkat çekmek istemiş, bunu da Sade'ın yaşam öyküsünü ve felsefesini kitabına konu yaparak örneklendirmiştir. (En azından böyle düşünmek istiyorum.)

Yukarıda da belirttiğim gibi sadist düşüncenin babası olarak kabul gören Marquis de Sade’ın acı vermekten hoşlanan kişiliği yanı sıra acı çekmekten zevk alan kişi olduğunu öğrenmek ve bunu kadınların birer doğum makinesi ve cinsel obje olmadığını savunan Beauvoir gibi bir düşünce insanının kaleminden okumak ilginç olabilir. Bir bakın…Keyifle.

Kaynakça:
https://www.felsefe.gen.tr/marquis-de-sade-kimdir/
https://www.sozcu.com.tr/...uvoir-kimdir-438301/
https://www.msxlabs.org/...one-de-beauvoir.html
417 syf.
·10 günde
«Ana hukukunun kadına muazzam bir toplumsal iktidar konumu sağladığı dönemleri ve halkları bir tarafa
bırakırsak, kadın cinsinin durumu sürekli ezilenlerin, ikinci sınıf insanın, aşağı bir cinsin durumu idi. Erkeğin çıkarcılığı, daha güçlü olanın kanlı şiddeti, kadının
ve toplumsal etkisinin gelişmesini demir zincirlere vurdu ve bu olgunun üstünü adi ikiyüzlülükle, «ev kadınının
şerefi» ve iç yaşamına zenginliği üzerine duygusal edebi soytarılıklar ve boş lafazanlık dırdırlarıyla örtmeye çalıştı!"

Clara Zetkin


Başlangıç cümlesini Simone de Beauvoir'dan yapmaya gelmişken aklıma aktif bir siyasi olan emekçi, kadın hakları savunucusu Clara Zetkin geldi o yüzden onu anarak başlamış olayım.

Simone de Beauvoir feminizm hareketinin önemli temsilcilerinden biridir. Yazdığı kitaplar, yaptığı faaliyetler ile kendi cinsini bilinçlendirme uğraşı içinde bir ömür harcamıştır. Simone de Beauvoir cinsiyet eşitsizliği ortadan kalkmadıkça ya da kadının ekonomik egemenliğini elinde bulundurmadıkça kendi kimliğinin bu erkek egemen sistemde tamamıyla tamamlanamayacağının farkındaydı. O yüzden dolaylı olarak değinen yazarların aksine kadın üzerine uzun soluklu bir yazıya başlar ve bunu "İkinci Cins" Üçlemesi ile bize sunar.
Kısa zamanda Fransa'da büyük bir yankı yapar daha önce Fransızlar bu yankıyı başka bir kadın yazarda hissetmişlerdir lakin o kadın yazar edebi bir kurguyla kadını ön plana çıkararak onun güçlü bir karaktere sahip olduğunu satırlara yansıtmıştı o kadın yakın zamanda "Avare Kadın" kitabını okuduğum Colette'dir lakin Colette bu yankıyı Claudine serisi ile yaratmıştı şimdi ise kadın sorunlarını daha derine indiren ve ikinci cins olmanın altında yatan nedenlere bakan bir hemcinsi vardı. 2 yılda 97 baskı yaparak rekor kıran Simone de Beauvoir'dan bahsediyoruz.


Chirtiane Zehl Romero tarafından Simone de Beauvoir üzerine yazılmış olan biyografi kitabının bir bölümünde Beauvoir şöyle diyordu:
"Özgürlüğüme sahip çıktım, çünkü kendi sorumluluğumu hiçbir zaman Sartre'a yüklemedim."

Özgürlüğüne sahip olduğu için Sartre'dan yüzlerce kilometre uzakta çalıştığı zamanlar oldu ve o zamanlarda Sartre başka kadınlarla da birlikte olduğu da oluyordu ama Simone de Beauvoir hiçbir alanda kendini Sartre'a bağımlı hissetmediği için bu durum onlar arasında bir sorun yaratmıyor o kendi maddi özgürlüğünü elinde bulunduruyorken başkasının cinsel özgürlüğüne de müdahalede bulunmuyordu.

Bu kitap Kadın serisinin ilk kitabı o yüzden diğerlerine göre daha uzun tutulmuş çünkü içinde Tarih, Efsaneler bölümleri ile uzun bir giriş mevcut sonra sırasıyla; Çocukluk, Genç Kızlık, Cinsel Yaşama Giriş ve son olarak Sevici Kadın bölümleri yer alıyor.

Simone de Beauvoir giriş kısmında az tanınan bir kadın hakları savunucusundan şu alıntıyı yapar;

"Pek az kimsenin tanıdığı kadın hakları savunucusu Poulain de la Barre, XVII. yüzyılda: "Erkeklerin kadınlar üstüne yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç, hem davacıdırlar" demiş."

Sadece bu söz üzerine düşünmeye davet ediyorum sizi, bütün toplumlarda çarkların bu şekilde işlediğini de eklerseniz bu düşünceye cinsiyet eşitsizliğinin neden bu kadar uzun süredir (binlerce yıl) aşılamadığını daha rahat bir şekilde kavrayabiliriz.

Kadın haklarının yok sayılması ve cinsiyet eşitsizliği üzerine ilk başkaldırının bile 15. 16. Yüzyıla kadar beklemesi kadının nasıl bastırılan, yok sayılan, kendi çevresindeki duvarlar ve birkaç mahalle ötesine dayanmayan ufak bir evrene kapatılıp köleleştirildiğini anlayabiliriz.

August Bebel ezilen iki sınıftan bahseder:

1. İşçi Sınıfı
2. Kadınlar

İşçi sınıfının içinde bulunan kadınlar ise en çok ezilen sınıftır. Kapitalizm çarkından sıyrılmak için bir ömür boyu çalışan ve bu çalışmanın üstüne çocuk bakımı ve ev işleri sırtına yüklenen kadın toplum saçmalıkları ve erkek eziyetine rağmen hâlâ ayakta kalabiliyorsa bu dünyada eğer bir kutsallık varsa şayet o da o kadınların yaşama tutunma karşısında verdikleri mücadelenin kutsallığıdır. Başka bir kutsallık yoktur ne kilise, ibadet yerleri ne de din adamlarının kutsallığı bu kutsallığın yanından geçemez.

Kitabın içeriğine tabii ki daha az değineceğim çünkü zaten okuma bilinci olmayan bir toplumda yaşıyoruz, benim değinmek istediğim konu genel hatlar. Simone de Beauvoir bildiğimiz üzere bir feminist, peki feminizm ne işe yarar ve neden bu kadar az bilinir ya da neden kadınlar arasında bu kadar az ilgi duyulan bir alandır? Bu konu hakkında kendi düşüncelerimi ifade etmek isterim.

Feminizm siyasi temelli olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırma hareketidir. Ve genel yanlış kanının aksine Feminiz bir topluluğa ya da bir cinse ait değil "Feminizm herkes içindir" tabii feminizmin ayrı ayrı dalları da mevcut hem kendi kendilerine saldırıp kendilerini yok etmekte hem de Sosyalist kuramcıların da eleştirilerine maruz kalarak birlik olması gereken bilinçli insanların ortak bir çatışma alanı haline gelmektedir. Bu çatışmaların asıl nedeni ise "Şişkin insan egosu"dur bana göre bizim asıl kavgamız gerçekten kadın-erkek eşitliği mi? Kendi görüşlerimizin ağır basması mı?

Başka bir konu ise feminizmin belli başlı safsatalar ile sadece kadınlara yüklenmesi sorunudur, keşke kadınlar bu yüklenmeyi üstlenip feminizmin ilkelerini benimseyip hareket etse lakin hem kadınlar hem erkekler bu alanı yabancı kalıyor ve toplumsal dedikodular ile düşman gözle bakılıyor.

Simon de Beauvoir bu bilinçlenme için önemlidir. Kadın kimliğinin varoluşsal boyutlarına değindiği "İkinci Cins" serisi neredeyse yok denecek kadar az bir okunma oranını gecemiyor. Ne de büyük bir yayınevi tarafından kitapları basılıp, kitapları çok satanlar reyonuna sokulmuyor çünkü kadınların kendi kimliklerine erişimi demek var olan bütün tabuların yıkılması ve erkek egemenliğinın putlaşmış zihniyetinin devrilmesi anlamına geliyor.

Okurları tarafından yazılan birkaç incelemeye de göz attım; ortak bir ifade var "dönemin yazarlarının da dediği gibi okunması gereken bir kitap" sanki biz cinsler arasındaki ayrımları anlamış ve bu eşitsizliği gidermiş bir üst toplumun bireyleriyiz de artık dönemin yazarlarına ayıp olmasın diye Simone de Beauvoir okumaları yapıyoruz. Bizim ülkede cinsel kimliğininin ne olduğunu bilmeden yaşayan kitleye bakarsak bu kendini üst perdeden görme davranışları da hiç hoş değil kac kişi çocuğuna cinsel eğitim hakkında bilgi veriyor, okul müfredatında verilen cinsellik eğitimi ne yöndedir? Biyolojik gereklilikleri hastalık diye adlandıran insanların oranı yüzde olarak kaçtır?..

Simone de Beauvoir dinin kadın etkisi üzerine bir yerde şöyle der:

"Dinin kadınların yaşamında oynadığı rolden ötürü, erkek kardeşinden daha çok anasının egemenliğinde olan küçük kız, genellikle, dinin etkisinde daha çok kalır."

Ve bu dinin etkisinde kalan kadınlar onların ikinci cins olarak yaşam sürmelerinde dinin birince faktör olduğunu hiç bilemeden yaşar ve ölürler. Tıpkı Avrupa kendi savaşları içinde kan golüne döndüğü vakitlerde kilisenin tek derdinin kadının bekareti olduğu gibi...

Kadınların bedenlerini satmaları üzerine de değinirsek August Bebel Kadın ve Sosyalizm kitabında şöyle der:

"Hiçbirinin aklına,(fuhuş için normal olduğu görüşünü savunan düşünürleri kastediyor) başka bir toplumsal düzen aracılığıyla, fuhuşun nedenlerinin ortadan kalkabileceği düşüncesi gelmiyor, yine hiç biri fuhuşun nedenlerini araştırmaya çalışmıyor. Bu kadar çok kadının bedenini satmasının temel nedeninin, sayısız kadının acı çekerek içinde yaşadığı üzücü sosyal koşullar olabileceği... Ve başka sosyal koşullar yaratmak gerektiği sonucuna götürülmüyor."

Bebel kadınların fuhuşa nasıl zorlandığını kitabında çok daha ayrıntılı bir şekilde açıklar çok üst İnanç abidesi olan devlet ve kilise ahlaklığı ile övünerek ortada kol gezerken hiçbiri proleter kadının çocuklarının karınlarını doyurmak için bedenlerini satmak zorunda olduğunu görmek istemedi, çünkü onlar üst sınıftı ve alt sınıflar kendi haklarını ele geçirecek bilince sahip olamadıkça bu durumlar da devam edecektir..

Simone de Beauvoir bu durum için şu saptamayı yapar:

"İlkel uygarlıklardan günümüze dek, yatağın, kadın için bir "hizmet" olduğu kabul edilmiştir; erkek, bu hizmet karşılığında, armağanlarla ya da geçimini sağlayarak ona teşekkür etmektedir."

Kadın bedeni erkek için bir nesnedir, ve bu nesneyi süsleyerek istediklerini ele geçirir nesne olan kadının da kendi içinde bir aydınlığa erişmedikçe, bu kölelik düzeninin devam edeceğini belirtir Simone.

Erkeğin süregelen yüceltilmesine de şöyle değinir:

"Tarih ve edebiyat bilgisi, şarkılar, beşikte dinlediği masallar hep erkeği yüceltir. Eski Yunan'ı Roma İmparatorluğu'nu, Fransa'yı ve tüm ulusları kuranlar, yeryüzünü keşfedip işlemeye yarayan aletleri türetenler, dünyayı yöneten, resimlerle, heykellerle, kitaplarla dolduranlar hep erkeklerdir."

Bu şimdiye kadar böyledir, kadınlar daha yeni yeni kimlikleri ile özgür bir şekilde ön plana çıkabilmekte, lakin devam eden en büyük sorunumuz, -evet sorunumuz diyorum çünkü bu bir kadın meselesi değildir sadece- kadınların sahip olması gereken "kadınlık" bilincine sahip olamaması, bu bilinçsizlik durumunu feminist hareketi elden ele yayarak bir nebze ortadan kaldırabiliriz, tabiki din ve devlet balyozu hâlâ kadınların üzerine uzun bir süre inmeye devam edecek, buna rağmen bu aydınlanma ne kadar bir sürede gerçekleşir bilemiyorum ama bizim ülkede gerçekten içi boş nesiller yetiştirildiğini biliyoruz, ne erkek ne kadın hümanist bir bilincin yakınına bile getirtilmek istenmiyor siyasi emeller uğruna kadınlar hâlâ yaşamadan ölüyor veya öldürülüyor.

"Condorcet, kadınların siyasal yaşama girmelerini ister. Onları erkeklerle bir tutar ve beylik suçlamalara karşı savunur: "Kadınlarda adalet duygusu yoktur, onlar bilinçlerinden çok duygularıyla davranırlar... denmiştir. (Oysa) bu ayrılığın temeli doğada değil, eğitimde, toplumsal yaşayıştadır." Başka bir yerde de şöyle der: "Kadınlar yasaların tutsağı oldukça egemenlikleri tehlikeli bir hal almıştır. Onu korumak için bunca uğraşmak zorunda kalmasalar; kendilerini savunmak, baskıdan kurtulmak için tek yolları bu olmasa, erkeklerin tehlikesi azalırdı."

Bu alıntıyı son alıntı olarak belirledim. Kadınların kendi kimliklerine erişmesini istiyorsak şayet biz erkekler onların özgürlük alanlarını daraltmaktan bir an önce vazgeçmeliyiz. Onların bu yolda ilerlemesine ön ayak olmalı, engelleri ortadan kaldırıyor olmalıyız çünkü bireysel olarak çok iyi bir eşe, anneye, kız kardeşe sahip olmak kalan tüm kadınları kurtarmaya hiçbir zaman yetmeyecek bunun bilincine varmak gerek, bir erkek eşinin kendi ayakları üzerinde duran, kadın kimliğini kazanmış olmasından ve özgürlük alanının geniş olmasından memnun olabilir. Bu kadar hümanist bir düşünceye de sahip olabilir, lakin eşinin bu ülkede her gün olan kadın katliamları, taciz ve tecavüzlerine kurban olup olmayacağını hiçbir zaman bilemeyecek, haberlerde izleyip ah vah çekmek ile halledilebilir bir mesele olmadığı da gayet açık.

Uygulanabilir tek yol var. Bilinçli eğitim...
336 syf.
Her mektupta buram buram fransız romantizminin o özgürlükçü, toplumsal hak ve hürriyetlere olduğu kadar kişisel hak ve hürriyetleri de önemseyen, varoluşçu havasını soluduğum güzel eser.

Önyargılara karşı büyük bir savaşım halinde olan fransız romantizmi her alanda olduğu gibi aşk konusunda da önyagılara karşı savaşmış ve bu savaşım kendini Beauvoir - Sartre birlikteliğinde fiilen doğurdu.

Fiili birliktelikleri iki yıl sürmüş, ikinci yılın ardından birbirlerinin özgürlüklerini ihlal etmeden ancak birbirlerinin öncelikli kişisi olmaya karar vererek özgür bir aşk yaşamış, fransız ihtilaliyle yeniden yükseliş için gelen olumlu yıkım felsefesini her alanda olduğu gibi aşkta da uygulamayı başarmışlardır. İşte bu ilişkinin iz düşümlerini kitapta yer alan mektuplaşmalarda okumak ve görmek mümkün.

Kitabı okurken şunu bir kez daha ve çok net bir şekilde fark ettim ki; Nietzsche'nin, ''Hayat boyu her gün kendisiyle uzun saatler geçirebileceğini ve konuşabileceğini düşündüğün kişiyle evlen.'' sözünün bir yansımasıydı Beauvoir - Sartre ilişkisi.

Bu muazzam sohbete dahil olup tanıklık etmek oldukça güzel. İlişkilerin tutsaklığa tutsak olduğu dünyamızda onu da ruhu gibi özgürleştirenlere selam olsun.
128 syf.
KOLAYSA TOPLAYIN KÜLLERİMİ AVUÇLARINIZA..
ÖLÜMDEN KANATLAR YAPIN BANA KOLAYSA!..

Kendisinden başka her şeyi anlamsız kılan, acı gibi yakıcı, buz gibi soğuk, bilinmezlik gibi ürpertici, ayrılık kadar hain ve hayat kadar yalan, uzun bir yolun sonunda, giden ne hissediyor, asla bilemeyeceğiz ölmeden.

Ama kalan, pişmanlıklarıyla, keşkeleriyle, yaşanmadan avucunda ufalan hatıralarıyla, özlemleriyle, kaybedişleriyle, gidenden daha fazla acı çekiyor bence.

Sürekli hatırlıyorsun, keşke unutsam, diyerek..
En çok da çaresizlik içini kavururken, söylemediğin sözler, gözlerine bakarak, ellerini tutarak, mis gibi kokusunu içine çekerek geçiremediğin her dakika, kordan çiviler çakıyor sol yanına.

Hele de ölümüne şahit olduğun annense..
Saçlarını hayal ediyorsun mesela. Aynaya baktığında hep aklına geliyor, acaba ona benziyor muyum, diyorsun.
Ve birileri anne dedikçe, öfkeyle karışık buruk bir acı yapışıyor damağına. Ben de anne desem.. duyar mı acaba.. diye..

Evladının gözünden, zaman zaman uyuşamamış, ortak noktaları pek olmamış, hep araya biraz uzaklık girmiş olan bir annenin, kansere yenilip ölmesine kadar geçen süreci okuyoruz.

Ki ölüm, hep zamansızdır aslında. Mutlaka geleceği bilinen davetsiz misafirdir. Onu katlanılabilir kılan bir gün bizim de yaşayacağımızı bilmektir. Sıkı sıkıya bağlandığımız bu dünya, sevdiklerimiz, bizim olan her şey, kayıp giderken avuçlarımızdan, varlıkla yokluk arasındaki ince çizgide, her şey anlamını yitirir..

Bu kitap ;
Kıymetini bilmediğimiz vakitleri anlatıyor.
Acaba şöyle olsa yaşar mıydı, diye sıraladığımız pişmanlıklarımızı anlatıyor.
Dayanılmaz acıların eşiğinde hayatta kalması ölümden çok canını yakan hasta insanları anlatıyor.
Kanseri anlatıyor.
Ölümü anlatıyor.
Çaresizliği anlatıyor.
Anneyi anlatıyor..


Keyifli okumalar..
445 syf.
·5 günde
Jean-Jacques Rousseau, Emile ya da Çocuk Eğitimi Üzerine’de, “Eğer bize dünya üzerinde ölümsüzlük sunsalardı, kim böylesi kederli bir varoluşu kabul ederdi?” diye sorar. İşte bu kitap bunu kabul eden bir insanın hikayesidir.

Simone-Lucie-Ernestine-Marie Bertrand de Beauvoir sayesinde pek çok durumu sorguladığım “bütün insanlar ölümlüdür” sanıyorum dilimize ilk çevrildiğinde “her erkek ölümlüdür” adıyla yayımlanmış. 2019 senesinde Alfa Yayınları tarafından yayımlanan bu basım ise gerçekten muhteşem.

Eğer gerçekten ölümsüzlük durumuna ulaşabilseydik dünyamız ve hayatımız ne hale gelirdi düşünün. Bence durum içinden çıkılmaz bir hal alırdı.. çünkü tüm zevkler kısa hayattan kaynaklanıyor ve bu şekilde hayat buluyor. Düşünün gerçekten kim sonsuz hayat ister? Her şey zamanla anlamını yitirecek.. sonsuz anlamsız.. ister zorluk, ister mutluluk, hüzün, sevinç.. bunların hepsi sonsuza kadar bir döngü içersinde devam ederse işkenceye dönüşecektir... Ebedi hayat olmadığını biliyoruz ve bunun bilincinde yaşıyoruz. Buna göre plan yapıyoruz kimimiz.. Ama bir de hayatın sonsuz süreceğini düşünsek o zaman herkes yaptığı işi ertelemeye devam edecektir, buyrun size tam bir kaos ortamı.

Son derece düşündüren ilginç felsefi yanıyla aynı zamanda da tarih sahnesine derinlemesine bir dalış görüyoruz sayfalar arasında.. Ölemeyen bir adamın gözünden hayatın nasıl olabileceğinin hayalini kuruyor Beauvoir bize. Sınırı olmayan bir dünyada nasıl var olabilirim? Ölümlülüğümüz bizi tanımlayan bir şey mi? Hiçbir yerde hiçbir geleceği olmayan bir adam... Kitap şahane diyologlara sahipti. İkilemde yaşadığımız bir dünyayı yansıtıyor. “Ölümsüz olsaydık ne anlamı olurdu sonsuzluğun?” “Ölümsüz değiliz peki bütün bu yaptıklarımız ne için?” Bu iki çıkmaz için zaten birçok tez ortaya atılmıştır sanıyorum.. Biri için cevabı yaşayıp görüyoruz ama yine de ölümsüzlüğün insan yaşamının sonuçları hakkında bizi nereye götüreceğini bilemiyoruz, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bildiğimiz tek bir şey varsa eğer tüm insanlar ölür ve ölüm inanılmaz bir gerçektir...
189 syf.
·3 günde
"Birçok erkek, kadının uyutulduğunu, kandırıldığını bilmektedir.
"Ne büyük talihsizliktir kadın olmak!
Ama asıl kötüsü, kadın olup da bunun farkına varmamaktır,der Kierkegaaard."

İkinci Cins Kadın serisinin son kitabını da bitirdim. Simone de Beauvoir benim "en"lerim arasındadır. O kadar önemli bir işe kalkıştı ki bir cinsin uyanışı adına yıllarını verdi üç ciltlik Kadın serisini yazdı, kendisinin kadın olarak anılarını yazdı olgunluğu yazdı, genç kızlığı yazdı... Tüm kadınların kendinden bir parça bulacağı konuların hepsine değindi. Kadın serisinin başından sonuna dek Simone de Beauvoir var olan ataerkil düzenin olumsuz getirilerini sıraladı lakin kadınlara da birçok eleştiri sıraladı, özellikle maddi güce eriştiği halde hâlâ erkek egemenliğine boyun eğen kadınları eleştirdi...



"Yaşamı güçsüz bir başkaldırı üzerine oturduğu için kadın böylesine kolayca ağlayabilmektedir herhalde."

Güçsüz bir başkaldırının mensubu kadının duyguların gücü ile hareket ettiğini ve bu duygularda ustalaşarak da erkeklere istediğini yaptırdığını savunur Simone de Beauvoir halbuki erkek egemenliğine güçlü bir başkaldırı gösterilebilse ne aşk oyunlarına ne de kendini erkeklere beğendirme manevralarına gerek kalmaksızın varlığını kanıtlayabilecekti kadın, lakin yüzyılların getirdiği o güçsüzlük, o işe yaramazlık alışkanlığı kadının kendi kimliğinın çok gerisinde bir yerlerde bulunmasına neden oldu.

Bu güçsüz başkaldırmanın getirdiği alışkanlık kadın kimliğinin genelde erkekleri etkilemek uğruna bir nesneye dönüşmeyle sınırlı kaldığını ve uyandırdığı arzuyla erkeğin elini kolunu bağlayarak ulaşacağı konumu sağladığını söyleyen Beauvoir bu zayıf kadın kimliğine sahip olanların aksine çağdaş kadının ise tıpkı erkekler gibi düşündüğünü, etkinlikte bulunduğunu, çalıştığını, yarattığını ve erkeklerle eşit olduğunu savunan bir güçlü başkaldırışa sahip olduğunu belirtir.

"İki cinsten birini suçlamak, öbürünü bağışlamaktan çok daha kolaydır" der Montaigne. Bu sözden de yola çıkarak Simone de Beauvoir gücü eline geçiren kadının hemcinslerine kurduğu üstünlüğü kaybetmemek adına erkek evrenine seve seve katlandığını, elinde daima zayıf bir kadın bulmak isteyen erkeğin ise kadını maddi boyutta tutarak her istediğine sahip olmasını sağladığını, lakin baş kaldıran kadına da ataerkil düzenden gelen o güç alışkanlığını göstermek adına bu kadınlara dünyayı dar ettiklerini söyler.

Olması gereken ne peki? Simone de Beauvoir olması gereken cins ilişkilerini kısaca şöyle betimler: "insanca davranmak" uzun uzun anlatmaya gerek var mı? Her tarafın diğerine karşı insanca davranması gerektiğini söyler ki bundan daha doğal bir şey olabilir mi diye soracak olursak olamaz tabii lakin iki tarafında toplumdan gelen rollere kendilerini kaptırmaları yüzünden "insanca" yerine "toplumca" deyimi geçiyor, kadın ev işini yapar, çocuk bakar, okumaz, erkeklerin işine burnunu sokmaz kadın kimliği din ve toplum çizgisinde kalır. Erkek ise din ve toplumu arkasına alarak kadın kimliğinin yüce yaratıcısıdır. Evrenin oluşumundan beri üstün cins erkek cinsidir ve bu üstünlüğü 21. Yüzyılda hala kendine hak görmektedir. Çok yazık değil mi? Bir kadın ve bir erkek olarak tek beklenilen şey karşılıklı insancıl davranışlarken işin boyutu nerelere gidiyor.

Bir alıntı ile biraz daha açalım:

"Her iki cins de birbirini insan olarak ele aldığı zaman kendine ya da karşısındakine eziyet etme eğiliminden kurtulabilmektedir; kadında ve erkekte azıcık alçakgönüllülük ve eli açıklık varsa, yengi ya da yenilgi fikirleri yıkılıp gitmektedir: sevişme, karşılıklı ve özgür bir alışveriş haline gelmektedir."

Simone de Beauvoir genelleme yoluna pek sık gitmese de bazı yerlerde tüm erkeklerin özünde kadını ezme duygusu olduğunu söylerken buluyor kendini bence o dönemin şartları ve yazma anındaki öfkeleri bu söylemleri yazdırmıştır, çok büyük oranda olduğuna katılmakla beraber genellemelerin yanlış olduğunu düşünüyorum kendini yetiştiren her birey ister kadın ister erkek olsun insan olarak kalabilir ve insani duyguları koruyabilir yeter ki içindeki sorgulama ve öz eleştiri duygularını bir an olsun kaybetmesin.

Gelelim her kitabının ana başlıklarından olan bir konuya "din"

"Din bir kadının kendi kendine hoşgörüyle bakmasına izin vermektedir; din ona vazgeçilmez bir ihtiyaç duyduğu kılavuzu, babayı, sevgiliyi, koruyucu yüce varlığı sağlamaktadır; boş hayallerini beslemekte, aylak saatlerini doldurmaktadır. Ama özellikle dünya düzenini onaylamakta, cins ayrımının ortadan kalktığı, yeryüzündekinden daha iyi bir dünyada geçecek daha iyi bir yaşam umudu vererek şimdiki boyuneğişini doğrulamaktadır."

"ne kadınsız din, ne de dinsiz kadın"

Kilise öyle bir şey ki nüfusun yarısını elinde bulunduran kadınları kaybetmemenin tek çaresinin dini sömürü olduğunu gayet iyi biliyordu erkekler zaten ataerkil güçe taparak kilisenin elinde oyuncaktı, kadınlar ise küçük yaşlardan itibaren adeta beyinleri yıkanırcasına ilahi bir boyun eğişe esir bırakılıyor, başına ne gelirse gelsin katlanıyordu, kadınların acı karşısındaki dayanıklılık seviyesinin de bu uyutulma yolunun getirdiği içsel kandırmacanın bir ürünü olduğunu söyler Simone de Beauvoir.


Medeni haklar mevzusu ise başka bir aldatmacadır. Elinde oy pusulası olan kadının cebinde parası yoksa yine erkeğe mecbur kalacağını belirtir Simone de Beauvoir. Bu haklara sahip olup erkeğe muhtaç kalmak hiçbir hakka sahip olmayan kadınların durumundan çok daha aşağılayıcıdır. Çünkü siyasi otoritenin belirleyicisi olmasına rağmen bu gücün farkında olmadığı için eline hiçbir şey geçmeyen kadın adeta prangaları sökülmesine rağmen hâlâ yerinde sabit durmakta ısrar eden kadındır. Tabii bu uyutulma hala dinin etkisinde kalmaları ile sağlanmaktadır ve kadınlar ellerinde oy pusulası olmasına rağmen başta Türkiye olmak üzere onlara görünmez prangaları vuran iktidarların görünmez kahramanlarıdır. Farkındalık bilinci ne zaman artarsa o zaman kadınlar sahip oldukları oy pusulasının kadın kimliklerinin gelişimine destek sağlayacağını bilecek, lakin bu çok zor bir hedef toplu bir uyanış için toplu bir intihar gerekebilir..

"Ne büyük talihsizliktir kadın olmak!
Ama asıl kötüsü, kadın olup da bunun farkına varmamaktır, der Kierkegaaard."

Bu söz ne kadar önemli tüm kadınların bu söz üzerine kafa yormaları gerekir...

Yineleyelim Simone de Beauvoir'a göre cinsler olarak kavgasız, gürültüsüz, çekişmesiz bir yaşam uğruna yapmamız gereken şey çok basit: Birbirimize insan gibi davranmak, insan gibi biz insanız hani..
80 syf.
·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitabın adı keşke "Sade'ı Yaşatmalı mı?" olsaymış.
Beauvoir'ı çok severim. Bilen bilir.
Beauvoir gibi bir feministin gözünden Sade'ı okumak beni çok heyecanlandırır, Sade'ı bir güzel taşlar diye düşündüm ama tabi ki Beauvoir hanımefendiliğinden hiç ödün vermeden ince kalaylamalarla Sade'ı anlatmış.
Ben bir biyografi kitabı olarak değerlendirmedim. Ne var ki birçok Sade profesörü de dahil olmak üzere Sade'ın çocukluğuna dair çok az bilgi var elimizde. Beauvoir da bundan yakınmış kitabın başında. Sadece soylu ve yaramaz bir çocuk olduğunu biliyoruz.
Bitirme tezimi Sade üzerine yazmayı düşünmüştüm, ne mutlu bana bölüm başkanımız beni uyardı. Geçmiş senelerde üzerine araştırmak yapmak isteyen bir öğrencinin araştırmanın yarısında bıraktığını ve çok kısa bir sürede tezini başka bir konu üzerine yazmak zorunda kaldığını söyledi. Sanırım ben de tezimi yarım bırakıp kısa bir sürede yazmak zorunda kalırdım.
Beauvoir her ne kadar felsefeci olsa da Sade'ı kitapta soru cevap şeklinde işlemiş ve psikolojik yönünü ele almış. Sade'ın hayatından verdiği örneklerle insanın iç dünyasına derinlemesine bir inceleme yapıyor.
Fransızca kaynaklarda kitap bir biyografi olarak değil, bir deneme olarak nitelendirilmiş.
Sade ne kadar haz düşkünü bir adamsa, o derecede de menfaatçi. Cumhuriyet savunucusu ama soyluluğun ona verdiği lüks hayattan vazgeçemiyor. Devrim, darbe, yıkım, kıyım... Hepsini bir bir görüp yaşamış ve kendi düşüncesi ne olursa olsun hep kazanan tarafı tutmuş. Bu kitap dahil şimdiye kadar okuduğum tüm yazılarda Sade'ın aslında ne kadar şanslı bir adam olduğunu anladım. En basitinden 1789'da Bastill'in basımında, bunu birçok tutsak gibi fırsat görüp kaçmış, hapishaneden hapishaneye nakledilirken at arabasından atlayıp kaçmış. Sürgün edildiği yerler cennet gibi, şatodan şatoya atlıyor, kaçacağı zaman İtalya'ya sığınıyor, karısı yaptığı her şeye rağmen çoğu kez onu affediyor, "kaynanası" onu krala karşı savunuyor, sayısı yüzleri aşan sevgilileri oluyor; yani hayat çoğu kez onun istediği gibi ilerliyor. Giyotin cezalarından kıl payı sıyrılması cabası. Bir keresinde tecavüz ettiği hizmetçinin babası ona silah doğrulttuğunda vurulması şanssızlık sayılıyor.
Her şeye rağmen Sade'ın hayatının büyük bir kısmı tutsak olarak geçmiş. Hareketsizlikten vücudu deforme olmuş ve kilo almış. Şimdiki zamanda ulaştığımız görüntüleri oldukça zayıf, sanıyorum ki hayatının son döneminden kalma bu görüntüler, çünkü akıl hastanesine yatıp, oradaki sevgilisiyle mutlu mesut yaşarken kilo vermeyi başarıyor.
Ne var ki astım krizine girip, nefessiz kalarak hayatını kaybediyor. Kendisi de nefessiz kalarak ölmeyi tercih ederdi diye düşünüyorum ama şanssızlığı burada konuşuyor. Çünkü o astım yüzünden değil, seks sırasında aldığı zevkten nefessiz kalıp ölmeyi tercih ederdi.
Daha öncede yazdığım gibi kitabı felsefi ya da psikolojik açıdan değerlendirmek gerek. Sade'ın psikolojisinden yola çıkarak, içimizdeki sadisti nasıl bastırdığımızı, aslında "bir çimdiğin" hepimizin hoşuna gidebileceğini düşünebiliriz. O, zamanın tüm din baskılarına rağmen hayvandan geldiğimizi idrak etmiş ve hayvansı dürtülerimiz olduğunu, bunu bastırdığımızı birçok psikologdan önce ön görmüş biri. Beauvoir, Freud'dan da örnekler vermiş, kitabın en güzel yanı bu sanırım. Zaten Beauvoir'ın yazdığı bir kitabın kötü olduğunu düşünemiyorum. -Şimdilik-
Keyifli okumalar güzel kadınlar, ve bir takım adamlar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Simone de Beauvoir
Tam adı:
Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir
Unvan:
Fransız Yazar ve Filozof
Doğum:
Paris, Fransa, 9 Ocak 1908
Ölüm:
Paris, Fransa, 14 Nisan 1986
Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir (/simɔn də boˈvwaʀ/; 9 Ocak 1908 – 14 Nisan 1986) Fransız yazar ve filozof. Roman, felsefe politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı, gazeteci.
En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelenmesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı eseri sayılabilir.

Yaşamı 

Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır. Otobiyografisinin ilk bölümünde (Bir Genç Kızın Anıları) dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir.
Çocukluk ve ergenlik çağını etkileyen iki ilişkisinden biri kardeşi Helen diğeri arkadaşı Zaza ile olan ilişkisidir. Helen’in küçüklüğünden itibaren ona sürekli bir şeyler öğretmeye onu yetiştirmeye çalışmış ilişkisinde öğretici bir kaygı içinde olmuştur. Zaza ise trajik yaşamı ve ölümü ile Simone’nun karşılaştığı ilk sorunu oluşturuyordu.
Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sobone’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sabone’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanışır. Beavuvoir’un Ecole Normele’de eğitim gördüğü yanlış ve yaygın olan bir bilgidir. Ancak bu okuldaki Sartre ve felsefe gurubundaki diğer insanlar tarafından iyi tanınmaktadır. 1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Beauvoir felsefede en iyi idi. Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmişti. Sorbonne’da iken hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor(Cesur) edinecektir.
1943 yılında Simone Konuk Kız (L'Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır
Ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra De Beauvoir Sartre’ın Maurice Merleau-Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu Modern Zamanlar (Les Temps Modernes ) adlı politik gazetede çalışmaya başladı. De Beauvoir bu gazetede kendini geliştirdi ve ölümüne kadar editör olarak çalışmaya devam etti.
Belirsizlik Ahlakı Üzerine (Pour Une Morale de L'ambiguïté , 1947) kitabında Fransız varoluşçuluğu etkileri farkedilmektedir. Kitapta çok sade bir biçimde Sartre’ın olmak ve hiçlik felsefeleri arasındaki geniş açıyı göstermektedir. De Beauvoir bir biseksüeldir. Ancak bir seminerde Nelson Algren’le tanıştığı 1947 yılına kadar kadar orgazma ulaşamamıştır. Chicago’da Beauvoir Algren ile ilişkisinde ilk orgazmını yaşar. Bu Fransa’da iki ayrı kitap olarak basılan İkinci Cins kitabına da ilham olur. Bu çalışma Amerika’da da The Second Sex olarak yayıncı Alfred A. Knoph’ın karısı Blance Knopf ‘un tavsiyesi üzerine Howard Parshley tarafından çevirilerek yayınlanır.

Kadın: Efsane ve Gerçek 

Simone de Beauvoir önce Kadın: Efsane ve Gerçek adlı denemesini yazar. Bu denemesinde erkeklerin kadınları, erkekleri yanlış havalara, izlenimlere sokan gizemli “diğer”ler olarak gördüğünü iddia eder. Ve erkeklerin, bu “diğer”olma durumunu, kadınları ve onların problemlerini anlamadıklarına, onlara yardım etmediklerine hatta onlara uyguladıkları baskılara bir neden olarak kullandıklarını iddia eder. Bu durumun tüm toplumlarda klişeleşmiş bir hal aldığını ve her zaman hiyerarşiyi elinde tutanların güçsüzleri “diğer” olarak tanımladığını ve onları etraflarında dolaşan karanlık gölgeler olarak nitelendirdiğini savunmuştur. Bu durumun sınıflar arasındaki ilişkilerde, dinsel, ırksal ayrımların mücadelesinde her türlü karşıtlıkta görüldüğünü ama hiç karşıtlıkta “diğer” nitelendirmesinin ve “diğer”e yaklaşımın kadın-erkek ayrımındaki kadar klişeleşmiş bir hal almadığını, hayatın mevcut düzenine gerekçe olarak gösterilmediğini söyler.

İkinci Cins 

Yazarın bu eseri 1949’da Fransa’da yayınlanmıştır. Freudcu yönleri ağır basan feminist bir varoluşçuluk göze çarpar. Varoluşçulukta olduğu gibi de Beauvoir temel prensip olarak var oluşun özden önce geldiğini kabul eder ve “Kadın doğulmaz kadın olunur.” prensibine ulaşır.

Araştırmaları diğer kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. Kadınların diğer olarak tanımlanmasını ve mevcut sosyal konumunu, gördüğü baskının temeli olarak olarak nitelendirir De Beauvoir tarihte her zaman kadının sapkın ve anormal canlılar olarak görüldüğünü iddia eder ve Mary Wollstonecraft’ın dahi erkekleri kadınlara ulaşmaları gereken ideal örnek olarak gösterdiğini ileri sürer.
De Beauvoir “Bu durum kadınların kendilerini normalden sapmış, dışta kalan ve normale ulaşmaya çalışan canlılar gibi algılamalarını sağlayarak onlarını başarılarını sınırlandırmışdır.” der. Feminizme göre bu düşünce artık bir kenara atılmalıdır. De Beauvoir iddia eder ki kadınlar erkekler kadar ayırım yapma, seçme yeteniğine sahiptir ve böylece kendilerini geliştirmeyi seçebilir, kadını mevcut durumundan ileri götürebilir, kendi hayatlarının ve dünyanın sorumluluğunu alabilir.

Ölümü ve sonrası 

1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır. Ölümüden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. Sartre’ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Felsefe üzerine yazdığı birçok eserde de Satre’ın varoluşçu etkisi görülebilir. Paris'te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir.

Eserleri 

Konuk Kız, (1943)
Pyrrhus ve Cineas, (1944)
Başkalarının Kanı, (1945)
Kim Ölecek?, (1945)
Her Erkek Ölümlüdür, (1946)
Belirsizlik Ahlakı Üzerine, (1947)
İkinci Cins, (1949)
Gün gün Amerika, (1954)
Mandarinler, (1954)
Sade’ı Yakmalı mı?, (1955)
Uzun Yürüyüş, (1957)
Bir Genç Kızın Anıları, (1958)
Yaşlılık, (1960)
Sessiz Bir Ölüm, (1964)
Les Belles Images, (1966)
The Woman Destroyed, (1967)
Yaşlılık, (1970)
Hesap Tamam, (1972)
When Things of the Spirit Come First,(1979)
Veda Töreni, (1981)
Sartre’a Mektuplar, (1990)
Aşk Mektupları (Nelson Algren’e), (1998)

Ödülleri
1983 Sonning Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 825 okur beğendi.
  • 1.661 okur okudu.
  • 89 okur okuyor.
  • 3.144 okur okuyacak.
  • 38 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları