Adeta yüksek sesle konuşarak, sevinç telaşı içinde hızlı hızlı Türbe'ye tramvay bekleme yerine giderken, Bezm-i Alem'in kapısı önünde, mektepten çıkan talebelerle karşılaştılar. Bezm-i Ålemliler, üstlerinde kara önlükler, başlarında kara örtü, kollarında ağır çantalar, küçük küçük gruplar halinde gidiyorlardı. Arkadan hocalar çıktı. Koyu tayyörler içinde soluk benizleri görülen, ciddi tavırlı hoca hanımlar...
Nesime, Leman'a yan gözle mektebin loş avlusunu gösterdi. Leman omuzlarını silkti. İkisi, dudaklarında alaycı bir tebessümle kızlara bakıyorlardı:
"Ne bücür şeyler! Renkleri de ne sarı!.. İnsandan başka her şey... Besbelli, hapis gibi mekteplerde büyüyen zavallılar. Hiç serbestlik ve spor yüzü görmemişler."
"Spor yapıyorlarmış galiba. Fakat zavallılar! Bu mekteplerde nasıl spor yaparlar?.. Hele şu kıyafetlerine bak!"
"Hocalar da talebelere benziyor."
Ve ikisinin de gözleri önüne, Türkiye'de Protestanlığı yaymak için bitmez tükenmez dolarlarla gönderilen misyonerlerin yarattıkları muazzam mektepler, muhteşem malikâneler geldi. Çıkış saatinde bahçeye fırlayan Rum, Ermeni, Bulgar, hele Yahudi talebelerin zengin kıyafetlerini düşündüler. Gürbüz vücutlu, al yanaklı hocaları hatırladılar. Daha sonra, kalplerini dol-duran Amerika! Gözleri önünde, New York'un muazzam Hürriyet Heykeli yükseldi. Medeniyetin, insanlığın ve eğlencenin vatanı büyük Amerika, onları tabii hayatın haricine çeken bir fanus gibi kalplerinde tekrar parladı. Ve başlarını kaldırarak, Türkiye mektebinde yetişen, Türkiye toprağında büyüyecek ve kök salacak olan küçük Türk kızlarına küçümseme ve merhametle bakıp geçtiler.