Silinecekti mütevazi ziyaretimin emareleri, tek bir adımımın izi kalmayacaktı.
Sonra kuşlar ufka doğru kanatlanacaktı.
Gün batacak, güneş henüz tanışmadığım bir yarına doğacaktı. Akacaktı zaman kendi başına ben hiç olmamışım gibi.
Şehir ben hiç gelmemişim gibi yaşayacak, bugün çocuk olanlar adımı bilmeden usul usul yaşlanacaktı.
Hatırlanmayacaktım.
Doğrusu da buydu. Bu defteri hatırlanmaya değecek bir fenalık yapmadan kapatabilmek. Bu dünyadan ona en az hasar vererek erimeye gelmiş bir kar tanesi gibi geçebilmek.
Herkesin kendine göre bir “gitme” deyişi ve herkesin kendine göre bir gitmeyişi vardı.
İkimizde meşrebimize göre yapmıştık üstümüze düşeni.
Ben “git” derken bile “gitme” demeyi becermiştim, o da giderken bile aslında kalabilmeyi.