Zaman diye bir şey olmadığını, kalbin saatinin yalnızca olmuşla olmamışa ayarlandığını böylece anlamıştım. Evet, olmuşsa bir defa, sahiden olmuşsa, zamanı ne fark ederdi? Kalpte bir yıl bir saniye, bir saniye bir ömür demek değil miydi?
Çareyi kainatın sırrında değil, kendi gibi bir başka ben'in yamacında arıyor. Ufacık bir yakınlık uğruna, canını sıkacak, kalbini kıracak, kendini değişmeye zorlayıp hayatını büsbütün karartacak birilerini istiyor o zaman yanında. Gidip kanlı bir sunağa uzanıyor. İçinde yıllanmış cefakar,vefakar ben'i, uzak bir ihtimalden fazlası olmayan şaibeli bir biz hayaline kurban etmekten çekinmiyor.
“Birbirimiz hakkında ne bilsek tanışmış oluruz?"
Durup düşündüm. Sahiden neydi?
Yaşını ya da ne iş yaptığını bilmek bizi tanış ilan eder miydi?
Nerede oturduğunu öğrenmek, akraba ve arkadaşlarının adreslerini temin etmek, aramızda güven soslu bir ahbaplık kurmaya yeter miydi?
Hakkında ne bilsem huzura erecektim?
Yaşamak, düşmekle kalkmak arasında geçirdiğiniz korkulu, ümitli, telaşlı zamanın adı. Düşüp düşüp kalkma sanatı…
Kalkabilmek için, düşerken aldığınız yaraları iyileştirmeyi bilmeniz gerekiyor.