Lonca Caddesi'ndeki Kum Pastanesi'ne kadar yürürken tek kelime etmedik. Yalpalayarak yol olan felçli garson, önümüzden geçerken tepsisindeki bardakları şangırdatıyordu. Arkasından bakınca, limonata dolu bardakların birinden diğerine atlayıp duran Japon balıklarını gördüm! Döndüğünde, tepsi gibi düz suratını bozdu bir tebessüm iyi yapıp boş gözleriyle bize baktı. Bir sade, bir sütlü kahve istedik. Bu arada, pastanenin duvar kağıtlarında mor kertenkeleler geziniyordu. Pastanenin duvar kağıtlarında mor kertenkeleler geziniyordu... Pekala... Ben de atipik şizofreni var ve sürekli halüsinasyonlar görüyorum. Fakat hepsi bu. Yani garson felçli olmayabilir, duvardaki kertenkeleler içeride atmıyor olsa gerek ve limonata bardakların da güzel Japon balıkları da muhtemelen var değiller. Yine de bunların bir önemi yok. Halüsinasyonlar ile gerçekleri [sanırım çoğunlukla] ayette de biliyorum ve ortalığı velveleye vermiyorum.
Ah benim anonim okurlarım; bazen yolda ya da herhangi bir yerde bir tanıdığınızı rastladığınız fakat o esnada kendinize hazır hissetmediğiniz için ya da başka bir nedenle o kimseyi görmezlikten geldiğiniz vaki değil mi? Peki, daha sonra, o kişiyi sahiden gördüğünüz teyit edecek bir araştırma yapıyor musunuz? Hayır, buna gerek duymuyorsunuz. Çünkü daima gözlerinize inanıyor ve nedense kendinize fazlasıyla güveniyorsunuz. Görmeyi reddettiğiniz o kimseye bir hayalden ibaretse? Ya olmayan birine karşı bilinçli ve geçici bir körlük içindeyseniz? İmkansız mı? Ne derseniz deyiniz, çok zayıf ve küçük de olsa böyle bir ihtimal var. Kayıtsızlık, bir yok etme çabasıdır. Fakat bu, yok etmeye yeltendiğiniz şeyin varlığını kesin bir biçimde kanıtlamaya yetmez.
İnsanların çoğu, itirafın yerine iddiayı, aciziyetin yerine öfkeyi, çaresizliğin yerine avuntuyu koyarak öldürüyorlar vakitlerini. Ben işi şakaya vurmadan edemiyorum...