Herkese selam! Bu sefer de kitaba karşı hislerimi tam olarak anlamlandıramadığım bir kitapla karşınızdayım. Öncelikle hemen konusunu anlamanız için aşağıya arka kapaktan bir kısım bırakıyorum.
“Louise le Blanc bağlı olduğu cadılar meclisinden iki yıl önce kaçıp Cesarine şehrinin gölgelerine gizlenmişti. Cadıların avlanıp yakıldığı bu şehirde büyüsünü kullanmaya cesaret edemese de yetenekli bir hırsız olarak bıçak sırtında yürüyordu. Cadı avcısı Reid Diggory’nin ise hayattaki tek ideali kötülüğü yeryüzünden silmekti. Fakat kaderin hain bir oyunu yüzünden Lou ile Reid evlenmek zorunda kaldıklarında, zamanla aralarında karanlık sırlardan başka şeyler de filizlenecekti.”
Nereden başlasam… Öncelikle kitabın dilinin ilk 100 sayfa dışında akıcı olduğunu söyleyebilirim. İlk 100 sayfada aşırı yavaş bir dünyaya ısınma kısmı olduğu için pek tat vermedi bana. Belirteyim: Dünyayı tanıma kısmı değil, dünyaya ısınma kısmı. Şöyle ki o 100 sayfada, hatta tüm kitap boyunca dünya tam olarak bize tanıtılamadı. Kitap bir fantastik kitap olarak geçiyor fakat fantastik kısmı çok zayıf. Tamam, cadılar var. Cadı avcıları var. İki tane cadı türü de gördük. Ama gördüğümüz sadece bu. Kaç cadı türü var, güçleri nasıl işler vs. vs. hiçbir şey öğrenemiyoruz bu süreçte. Seriye giriş kitabı olsa da bu tarz şeyleri bilmemizin iyi olacağını düşünüyorum.
Gelelim karakterlere. Kitap Lou ve Reid ağzından anlatılıyor. Genelde anlatıcımız Lou. Lou eğlenceli, çılgın ve biraz da arsız bir karakter. Böyle karakterleri okumayı çok seviyorum. Reid ise Lou’nun tam tersi. Görevine ve değerlerine bağlı, biraz dar kafalı biri. Onları okumak genelde eğlenceliydi ve ana karakterlerimiz olarak bu ikiliyi sevdim. Fakat yine beni rahatsız eden bir şey var. Yazar aralarındaki ilişkiyi ağır ağır gelişiyormuş gibi