1800'lerin ikinci yarısında Kudüs, dünyanın farklı ülkelerinin rekabet ve çatışma sahalarından birine dönüşmüştü. Batılı devletler konsolosluk ve temsilcilik açmak için birbiriyle yarışırken, Osmanlı hükümeti de dönem dönem,siyasi yakınlık ve ittifak süreçlerinin gidişatına göre,tüm bu ülkelere Kudüs'te çeşitli imtiyazlar tanıyordu. Bu siyasetin neticesi olarak Kudüs'ün farklı noktalarında kiliseler, misafirhaneler ve konutlar yükseliyor, şehrin nüfusu da dini ve etnik bakımdan gittikçe çeşitleniyordu.
Şehrin Müslüman kesiminde eşraf aileleri önemli makamları kendi tekeline almıştı. Halidiler, Hüseyniler, Naşaşibiler, Decaniler, Alemiler, Nimriler, Bağdadiler, Hicaziler bu ailelerden bazılarıydı.
Müslümanların ve Hristiyanların ön planda bulunduğu Kudüs'te,aynı dönemde Yahudiler de varlık göstermeye başlamıştı. 1492'de İspanya ve Portekiz'den sürgün edildikten sonra Osmanlı coğrafyasına sığınan Yahudiler, kuzeyden Saraybosna-Üsküp-Selanik-İstanbul güzergahını izlemiş, güneyden ise Mağrib-Tunus-Mısır hattıyla Kudüs'e ulaşmıştı. Yüzyıllar içinde geçtikleri coğrafyalardaki Osmanlı ve İslam kültüründen derin bir biçimde etkilenen Sefaradlar*, 1800'lü yılların başından itibaren Filistin topraklarına yerleşmeye başlayan Aşkenaz** Yahudilerinden keskin farklarla ayrışıyordu:
Sefaradlar Ladino dilinde konuşurken,Aşkenazilerin ortak dili Yİdiş'ti.*** Sefaradlarda geleneksel Yahudi inancına bağlılık oranı daha yüksekken, Aşkenazilerde Yahudilik kültüre dönüşmüş durumdaydı. Gelenek, adet ve pratik hayat bakımından da Sefaradlar ve Aşkenaziler bambaşka çizgilerde yer alıyordu.
Sefaradlar, sekülerleşme ve inançsızlığı beraberinde getiren "Yahudi Aydınlanması"na son derece mesafeli dururken, Aşkenazilerde bu süreç kökleşmişti. Sefaradlar Kudüs ve Filistin'in doğal ve yerli