Tabiat, güzelliği bu halka, bu iklime vermişti. Levent boylar, penbe beyaz tenler, narin güzel vücutlar, zeybeğin cesaretiyle rekabet eden güzelliğini de teşkil ediyordu. Bu parlak semanın altında, güneşin bile yakmaya kıyamadığı ve hatta yakamadığı penbe beyaz vücutlar, birer sülün gibi kayarken, esatirden birer ilahe şeklinde dalgalana dalgalana kaybolurlar, arkalarından bakan gözlere saatlerce hayallerini arattırırlardı. Güzelliğin ve yiğitliğin, bu iklimin yarattığı bu iki fevkalâdelik, zeybeklerde, zeybekler arasında toplanmıştı.
Bunların güzelliği, ihtiyar Abdülhamit'in bile iştiha ile sakalını titreten bir destan olmuştu. Hatta bir aralık güzelliğinin şöhretini işittiği bir kızı saraya aldırtmak üzere yâverini göndermiş, fakat Çakıcı'nın zamanında yetişmesi, zeybek kızını saraya düşmek zilletinden kurtarmıştı. Efe, karşısında kordonları ile titreyen Abdülhamit'in yâverine güzel bir ders vermiş, bir zeybek kızının ne demek olduğunu anlatmıştı:
Git padişahına anlat; zeybek kızını değil, beslediği köpeğini bile satmaz. Zeybek için evlat, fakir de olsa canından daha kıymetlidir. Çerkeslerin esir pazarı tükendi mi ki padişah dediğin herif gözünü zeybek kızlarına çevirdi?Zeybeklerden bu kadar hoşlanıyorsa, beslemek için beş on tane ihtiyar, sakat zeybek kadın gönderelim, fakat kız, asla... Haydi var da anlatıver..