Zekice yazılmışlardı ama yaşamıyor, gerçeğe dokunmuyorlardı. Uçsuz bucaksız sorunlarla, hayallerle ve kahramanca mücadelelerle dolu böylesine tuhaf ve harika bir hayat varken bu hikayelerde hayata dair sadece beylik laflar yer alıyordu.
Karşı konulmaz kuvvetlerin itici gücü uyarınca atomlardan ve moleküllerden oluşan dünya, sırf bunun için hayranlık duyulacak bir yer değildi; onu güzel yapan, içinde Ruth’un yaşamasıydı. Hayatında bildiği, sezdiği veya hayal ettiği her şeyin en muhteşemiydi o. 
Çok mutluydu. Hayat çalkantılıydı. Müthiş bir duygu yoğunluğu yaşıyordu. Tanrılara özgü olduğu sanılan yaratma kudretine o da sahipti artık. Etrafındaki her şey, bayatlamış sebzelerin ve sabunlu suların kokusu, ablasının pasaklı hali ve Bay Higginbotham’ın alaycı suratı rüyaydı aslında. Asıl dünya onun kafasının içindeydi ve yazdığı hikayeler, birçok parça halinde zihninden çıkan gerçeklikti.