Kitap tam bir belgesel tadında.. baştan sona o günleri yaşayan insanların kendi kelimeleriyle aktarıyor yazar.. o zamanki zorluğu sıkıntıları üzüntüleri yaşatıyor kitap ona lafım yok lakin biraz fazla uzun geldi bana.. yani bir yerden sonra artık sanki benzer insan hikayeleri okuyormusum hissi verdi bana o yüzden kitabın sonuna doğru okumaktan yorulmaya başladım..
Şu an birinci derece malullerden o adam. Öyle... Ölüyor şimdi... Korkunç ağrıları var.... Haftasonu onu ziyarete gittim...
"Ne hayal ettiğimi sorsana bana"
"Ne hayal ediyorsun?"
"Sıradan bir ölüm."
Kırk yaşında daha...
Yaşlı bir kadına rastlamıştık,
"Çocuklar, inegimden sagdigim sütü icmemde sakınca var mı?"
Yüzüne bakamiyoruz, gözlerimiz yerde, bize verilen emir açık; veri toplanacak, ama bölgedeki insanlarla etkileşimde bulunmaktan kaçınılacak.
Aramızda ilk olarak asteğmen kendine geldi:
"Ninecigim kaç yaşındasınız siz?"
"80 yaşımı devirmisimdir, belki de daha fazla. Belgelerimiz savaş zamani yanmış"
"Siz için o sütü öyleyse"
En çok köylüler için üzülüyordum, masumdular ve hiç bir suçları yokken acı çekiyorlardı, tıpkı çocuklar gibi. Çünkü Çernobil'i icat edenler köylüler değildi, onların tabiatla kendilerine özgü bir ilişkileri vardı; güvene dayalı, talanci, istilacı olmayan, tıpkı yüz yıl önce, bin yıl önce olduğu gibi. Tıpkı ilahi düzende olduğu gibi... Ve bu insanlar neler olduğunu anlayamiyordu, rahiplere inandıkları gibi bilim insanlarına, okuması yazması olan herhangi bir insana da inanmak istiyorlardı. Ama onlara deniyordu ki:"Her şey yolunda. korkacak hiçbir şey yok. Yemek yemeden önce ellerinizi yıkayın, kâfi" hemen değil, ancak birkaç yıl sonra anladım ki, hepimiz birer iştirakçiydik... Hepimiz bu suça ortak olmuştuk.
(Susuyor.)