Çernobil Duası (Geleceğin Tarihi)

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.572
Gösterim
Adı:
Çernobil Duası
Alt başlık:
Geleceğin Tarihi
Baskı tarihi:
Nisan 2017
Sayfa sayısı:
460
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054820528
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kafka Kitap
Baskılar:
Çernobil Duası
Çernobil
Voices from Chernobyl
2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in büyük eserlerinden Çernobil Duası, Çernobil Nükleer Felaketi ve sonrasında yaşananlara dair can acıtıcı bir sözlü tarih çalışması…İsveç Akademisi, Svetlana Aleksiyeviç’e Nobel Ödülü verdiğinde yazarın “yeni bir edebi tür” yarattığını belirtmiş, eserlerini de “duyguların ve ruhun bir tarihi” sözcükleriyle betimlemişti. Aleksiyeviç uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla, kendilerine nadiren konuşma fırsatı verilen, yaşantıları da çoğu zaman ülkenin resmi tarihine karışarak yitip giden sokaktaki insanların hikâyelerini kayıt altına alıyor. Çernobil Duası’nda Aleksiyeviç, 26 Nisan 1986’da meydana gelen tarihin en feci nükleer reaktör kazasını odağına yerleştirerek trajediyi yaşamış insanların bireysel tanıklıklarını aktarıyor. Masum yurttaşlardan itfaiye erlerine, Parti yöneticilerinden askerlere onlarca insan, anlattıkları hikâyelerle halen yaşamakta oldukları korku, öfke ve belirsizliği gözler önüne seriyor. Monolog biçimindeki röportajlardan oluşan Çernobil Duası, duygusal gücü ve dürüstlüğüyle hem unutulmaz bir sözlü tarih çalışması hem de almak isteyen için sayısız ibretler barındırıyor.
460 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
http://blogs.discovermagazine.com/...diation_map_1996.png
(Harita Ukrayna’nın Belarus sınırında bulunan Çernobil’i, patlamadan etkilenen şehir Pripyat’ı, bölgedeki radyasyon miktarını ve dağılımını gösteriyor.)

Çernobil…
Чернобыль (Rusça)
Чорно́биль (Ukraynaca)
Kelime anlamı “kara hikaye” imiş.
(Черный = siyah/kara
быль= gerçek bir hikaye )

Çernobil’de fotoğrafçılık yapan Viktor Latun’a insanlar neden fotoğraflarını renkli filmle çekmediğini sorduğunda cevabı bu oluyor… “Çernobil Rusça’da kara hikaye anlamına geliyor” diyor Latun… “diğer renkler bulunmuyor burada.” (Sayfa 373)

26 Nisan 1986… Pripyat kentinin hemen yakınında bulunan nükleer santraldeki 4. Reaktör, gecenin bir yarısı operatörler tarafından gerçekleştirilen enerji testi sırasında ortaya çıkan arıza nedeniyle aşırı ısınma ve basınç sonucu bilmem kaç tonluk kapağı parçalayarak patlıyor…. Ortaya devasa oranda radyasyon çıkıyor. Bölge hala aşırı radyasyon nedeniyle gözetim altında.

Böyle anlatılıyor Çernobil… Nasıl yaşandığı… arızadan kimin sorumlu olduğu, patlamadan sonra ortaya çıkan devasa radyasyon, radyasyondan haberi olmayan itfaiyecilerin yangını söndürme çabaları… Aşırı radyasyona bağlı ani ölümler… Helikopterler, radyasyonu emmesi için dökülen tonlarca kimyasal… Radyasyondan etkilenen pilotlar… Resmi açıklamaların gecikmesi, bürokratik ihmalkârlık, yönetim kanalındaki suskunluk, sorumsuzluk… Ardından ikinci patlama tehlikesi, seferberlik, santralin altını kazan madenciler… Nükleer atıkları çatıdan temizleyen askerler… Kahramanlar… Ölümler …Aksiyon… Zamana karşı yarış… Karmaşa…

Çernobil ile ilgili izlediğim ve okuduğum şeylerin tümünde neredeyse eksiksiz bir şekilde yer alıyordu bu ayrıntılar. Tabi bir de radyasyondan etkilenmiş insan ve hayvanların geçirdiği genetik mutasyonlar… Fotoğraflar, deneyler, hastalar… Ürperme, korku, üzüntü, kızgınlık, nefret, lanet…

Youtube’a Çernobil yazdığınızda ise yine belgeseller, geziler, ‘burada bilmem kaç gün’ şeklinde vloglar ve Dabbe posteri çakması “korkunç” fotoğraflarla birlikte Çernobil Zombileri başlıklı videolar da bulunmakta…

Fakat sanırım hiçbiri bu kitap kadar gerçek, vurucu, korkutucu ve açıklayıcı değil. Ben kitabı elime ilk aldığımda Nobel Edebiyat Ödülü yazısını gördüğümde, bir roman sanmıştım kitabı. Fakat kitap yazarın 1986’dan 2005’e kadar görüşmüş olduğu Çernobil tanıklarının monologlarından oluşuyor. Ve sizi baştan uyarmak istiyorum bu yazı bir hayli uzun olabilir…

Lyudmila İgnanteko… Ölen itfaiye erlerinden Vasiliy İgnatenko’nun eşi. Kitaba onunla başladım. Lyudmila’nın yaşadıklarını okudukça hissettiklerimi onun kadar net bir şekilde ifade edemeyeceğim sanırım ben. Aşağı yukarı yirmi ya da otuz sayfaydı, o bilmem kaç sayfadan sonra iki gün kitabı elime alamadım ben. Biraz fazla etkilenmiştim. Onun eşiyle hastanede geçirdiği 14 günü herkes farklı bir şekilde anlatabilir belki… Kimisi aşk der, kimisi cesaret der, kimisi ihmalkarlık der, kimisi sevgi der… Gerekli mi peki bu? İlla adlandırmalı mıyız bir şeyleri? Bence hayır. Ki zaten kitabı okurken en çok sorguladığım kısım bizlerin bir şeyleri isimlendirmeye olan zaafımızın sebep oldukları oldu. Buraya geri döneceğim….

Öfke… Sanırım ilk 150 sayfa boyunca en çok hissettiğim büyük bir öfke oldu. Nefret. Siyasete, yönetime, yönetim ve halk arasındaki o ideolojiden bağımsız çıkar dolu ilişkiye… Kurban edilen halk, kandırılan insanlar… “Kahraman” kelimesine nefret duydum okurken ve “madalya”… Bugünlerde “şehit” kelimesine duyduğum nefreti anımsattı bana. Bu kelimelerle kandırılan, çalınan hayatları düşündükçe çıldırdım. Bu kelimeleri öne sürerek alınmayan önlemlere, çöpe atılan hayatlara lanet ettim.

Sonra biraz sakinleştim galiba. Anlamaya çalıştım bir şeyleri.

Sovyetler 1991’de dağıldı. Öyledir ya hani. 20. yy’ı bitiren en önemli olay… Sovyetler’in Dağılışı… Kimileri bir ideolojinin çöküşü der buna, kimisi ideolojinin yanlış uygulanışı, kullanılışı… Ama ben bu kitapta 1991’den çok önce dağılan Sovyetleri okudum sanki. İnsanların kafasında dağılan Sovyet düşüncesinden bahsediyorum. Sadece nükleer santraldeki 4. Reaktör patlamamış o 26 Nisan 1986’da… İnsanlar öylece ölmemiş; inançları sarsılmış aynı zamanda, güvenleri kırılmış, devrimlerle kurduklarına inandıkları o koca komün, birlik beraberlik inancı…O koca Sovyetler… radyasyonun(!) gazabına uğramış.

Bir yer vardı kitapta, radyasyonlu bölgede tehlike olmadığını(!) göstermek için yapılan haberlerin anlatıldığı… Gazeteciler geliyor bölgeye ellerinde radyasyon cihazıyla… Süt sağan yaşlı bir ninenin yanına gelip sütteki radyasyonu ölçüyor. Değerlerin normal olduğunu söylüyor ve tekrarlıyor aynı işlemi… Sonra ise tüm bunların Batılıların panik yaratmak için yaptığı karalama kampanyası olduğunu söylüyor. Panik yapacak bir şey olmadığını… Fakat o cihazların gıda maddelerinde ölçüm yapamadığını kimse söylemiyor…

Bu alıntıyı arkadaşıma anlattığımda, insanlar orada ölürken nasıl böyle davranabildiklerini sordu, bunun hangi insanlığa sığdığını… İnsanın yönetici olduğunda duygularını mı kaybettiğini…

Hani uzun menzilli silahlar çıktığında, savaşlardaki ölüm oranı artmış ya… Sadece silahların gücünden değilmiș bu ama, insanların uzağındaki insanı göremediği ve tanımadığı insanı daha rahat öldürebilmesinden kaynaklanıyormuș. Gözüne baka baka öldürmenin zorluğu yüzünden… Düşünüyorum da sanırım yönetici olduğunda da halktan uzaklaşıyor insan. Menzil uzadıkça bir nebze daha kolaylaşıyor “böyle” kararlar almak…

Düşünsenize bir politikacı olduğu yere gelirken ona en önemli şeyin ekonomi olduğu söyleniyor, sonra belki dış ilişkiler... Teoriler, modeller, politikalar; realizm liberalizm, bloklar, güç, güvenlik…Diğer bir yandan devlet dediğimiz bile yöneticileriyle adlandırılıyor, tanınıyor; Amerika yerine Trump diyoruz Rusya yerine Putin... ya da tam tersi… Başarılı bir devlet böyle yönetilir, devletin çıkarı ve ekonomi her şeyden önce gelir... Șimdi olası bir kriz anını göz önünde bulundurursak bu şartlar altındaki bir yönetici için o insanlar sayıdan başka bir şey ifade edebilir mi?

Aslında baktığımızda tüm bunlar A kişisi veya B kişisi değil bence insanın bakış açısındaki sınırlılıktan kaynaklanıyor. Bu anlamda hepimiz miyopuz aslında ileri derece de astigmat…
Gözlük takmadan göremiyoruz bazı şeyleri –bu bağlamda bu kitabın bana bir şeyleri görmemi sağlayan bir gözlük olduğunu söyleyebilirim aslında… Gösteren ya da anlatan…

İnsanlar anlatıyorlar… Kimisi kendisinden her şey gizlenen, hiçbir şeyden haberi olmayan, ne olduğunu anlamayan halk… Kimisi bilgi verilmesi yasaklanmış personel…

Kimisi anne, kimisi baba, kimisi eşini kaybetmiş bir eş, kimisi “kahraman”, kimisi çocuk… Ama hepsi birer Çernobilli…

Hani biraz önce bahsettiğim o isim koyma zaafı var ya. İşte Çernobil’i yaşayan insanlar o zaafın kurbanı… Bazılarına soruyorlar “neden burada yaşamaya devam ediyorsun, burası radyasyon dolu, çocuklarını da mı düşünmüyorsun?”…Cevap genelde benzer oluyor, kendilerini başka bir yere ait hissedemiyor çünkü o insanlar. Evlenemiyorlar. Onlar “Çernobilli” çünkü isimleri konmuş. Aynı zamanda doğmuş hepsi 26 Nisan 1986… Kadınlar çocuk doğuramaz (doğurmamalıdır da zaten), erkekler ise iktidarsızdır. Öz kardeşinin evine bile yüksek radyasyon taşıdığından alınmayan, çocuğuyla birlikte tren garlarında yatan insanların hayatları var. Hastalıkların nedeninin radyasyon olduğunu kabul etmeyen bir hükümet var, “100 yıldan önce bunun ispatlanması olanaksız” diye insanları Çernobil’le yalnız bırakan bir hükümet, “Benim 100 yılım yok” diyen insanlar var… Bu insanlar işte bu yüzden hala orada yaşıyor, onlara kucak açan tek yer onlara adını veren Çernobil çünkü…

Toprağı toprağa gömdük diyor birçoğu… Toprağı toprağa gömmek… Çoğu bir savaş olarak anlatıyor o dönemi. Ki süreç ve yaşananlar da oldukça benziyor. Fakat işte radyasyon öldürülemiyor, yenilemiyor. Radyasyona karşı zafer olmuyor. Göremediğin, koklayamadığın bir şeye karşı savaş olur mu, diyor kimisi… Anlayamıyorduk bir türlü, diyor… Kimisi de, hatırlıyorum diyor, ya da hiç unutmuyorum… Her şey yolunda gözükürken, güneş tepede, çiçekler açmışken, her şey “normal”ken koku alamadığını hatırlıyor… Kokusuzluğu… Kokularla hatırlanır ya bazı anılar, o kokusuzlukla hatırlıyor… Radyasyonun yan etkisiymiş sonradan öğreniyor…

Çoğu şahit olduklarından sonra okuduğu veya yazılan hiçbir şeye inanamadığını söylüyor. Hep bir şüphe duyuyor “ya bu da yalansa? Ya da bir tür masalsa?”… Bana biraz tanıdık geliyor…

Bazısı Titanik’e benzetiyor… Gemi batmak üzere, her şey bitecek ama insanlar eğlenmeye ve yaşamaya devam ediyor… Titanik…

Özgürleştim diyor kimisi, hatta birçoğu… Patlama sonrası bir mitingte günah çıkarır gibi herkes yaşadıklarını anlatıyor… Hipokrat yeminine rağmen, hastalarından gizlediklerini anlatıyor mesela bir doktor… Mutluyduk, diyor mitingi anlatan Gennadiy Gruşevoy… “O miting, Çernobil halk mahkemesiydi aslında.” diye ekliyor. Sonra tutuklanıyorlar… yasaklı slogan, provokasyon vs. vs… Umurları değil ama. Gruşevoy daha sonra bir vakıf açıyor Çernobil’den etkilenen köylere yardım etmek amacıyla. Gizli saklı. Mutluyduk, diyor ama sürekli ve sorguluyor. Biz kimiz… “Kimiz biz allasen? ”

Biz kimiz?

Kitabın en etkileyici yanlarından biri de sizi böyle etkileyen insanların adını Google’a yazdığınızda görebiliyorsunuz. Mesela Gruşevoy bir felsefe profesörüymüş ve adını yazdığımda Youtube’da verdiği derslerin videolarını gördüm… Bu gerçeklik daha çok etkiliyor tabi insanı…

Suçlu kim peki bu olayda? Bilim mi? İnsan mı?... Kitapta birçok insan hem benzer hem farklı cevaplar vermiş buna. Ama genel kanı “insan” yönünde. Bence bu soru bilim ve insanı ne kadar ayırabileceğimize bağlı... Yani biraz imkansız..

Bir de ben Çernobil’in insanları bir şeylere sorgulamaya ittiğini düşünüyorum. Hani o isim koyma zaafı… Konu yine oraya geliyor ama birileri sürekli bu zaaftan yararlanıyor. Siz “bu”sunuz diyor, “biz” buyuz diyorsunuz, sorgulamadan, düşünmeden, yüce bir prensip ve inanç duygusuyla. Ait hissetme ihtiyacı belki de… Fakat size “biz” diyen, “biz” olmanın bütün imkanlarından yararlananlar, “biz”e ihtiyacınız olduğunda terk ediveriyor “siz”i ve öylece kalıveriyorsunuz. “Biz” denilen şey lafta kalıyor, “kahraman”lıkların içi boşalıyor tek gerçek, ölüm ve yalnızlık oluyor. Karşı tepki alabileceğimi biliyorum ama evet milliyetçilikten bahsediyorum ya da halkın genel “biz” eğilimi neyse ondan…

Kitapta ortak düşünceler olsa da çok farklı bakış açıları var. Olaya çok farklı şekillerde tanık olmuş, farklı zorluklarını yaşamış, birçok yaştan, farklı meslek gruplarından, kadın, erkek… Düşünceler çok farklı olsa da hepsi bir yerlerde haklı. Yazar da bunu gösteriyor bize. Oynamadan, düzeltmeden, anlatanların sözünü kesmeden… Hem onlara hem bize büyük bir fırsat veriyor… Anlatma ve dinleme fırsatı… Bu o kadar değerli ki. Toplumsal psikolojiyi gözlemliyorsunuz 400 küsur sayfalık bir kitapta. Toplumsal bir travmanın bireye etkilerini görüyorsunuz. İster istemez karşılaştırma yapıyorsunuz bolca, bulduğunuz ortak noktalar şaşırtıyor kimi zaman… Bu arada kitabı henüz bitirmedim. Yaklaşık 50-60 sayfam var bitmesine. Aslında sınavıma çalışmak için oturduğum bilgisayarımda en uzun incelememi yazdım şuan. Söylemek, eklemek ve o insanlara dair anlatmak istediğim daha çok şey var aslında, bir de nasıl anlatacağımı bilmediğim, ne desem eksik, hatalı kalacak şeyler…
Ama bence bu kitabı okumalısınız. O insanların yaşamına, evine, anılarına yapacağınız zor, samimi ve gerçek bir yolculuk olacak bu, ama yine de okumalısınız… Yani bence…
460 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
"Çernobil 'i bir felsefe gibi kavrayacagımız günler bekliyor bizi gelecekte.."

https://youtu.be/FlQ-YpGKYXw

Bilmemizi istedikleri dışında, insanların neler yaşadığını öğrenmek isterseniz ..okuyun ...
Kesinlikle zaman kaybı diyemeyeceginiz bir yazar ...bir iç ses..kitabı "Çernobil duası "
Çok şey yazmak isterdim ama susup düşünmek istiyorum ...

Aşk' a veda edemeyen bir kadin'da kaldı aklım....adı Valentina Timofeyevna Ananaseviç... (umarım sağ ve mutludur)
232 syf.
·4 günde
Bir nükleer reaktörde elektrik nasıl üretilir? Önce çekirdekte ısı üretilir, çekirdeğe devamlı olarak soğuk su akışı sağlanır, çekirdeğin ısısı suyu buharlaştırır, buhar türbini döndürür ve elektrik üretilir. Aslında bu kadar kolay ve zararsız gözüken bir şey nasıl olur da uluslararası bir felakete yol açabilir?

Yapılması planlanan elektrik kesintisi testi, milyonlarca hatta milyarlarca yıl geçse de etkisi sürecek bir olayın başlangıç noktasıydı. Testin amacı neydi? Olası bir elektrik kesintisinde devreye girmesi planlanan üç tane dizel jeneratör vardı. Jeneratörlerin pompalara güç vermesi için gerekli hıza ulaşana kadar yakıt erimiş oluyordu. Burada üretilen çözüm, güç kaybı olsa dahi türbin durana kadar geçen sürede üretilen elektriği pompalara yönlendirmek ve jeneratörlere gerekli olan zamanı kazandırmak. Bu teoriyi de test etmek için reaktördeki verim önce 1600 megavata, sonra da 700 megavata indirilmişti. Yarı güçte çalıştırılan reaktörde, 10 saat boyunca renksiz, kokusuz ve ağır bir soy gaz olan ksenon birikmişti. Ksenon saatlerdir çekirdeği zehirliyordu, hatta 30 megavatla çalışırken de ksenon çoğalmaya ve çekirdeği zehirlemeye devam ediyordu. Başmühendis yardımcısı Dyatlov, gücün hemen yükseltilmesini istemişti. 200 megavata kadar yükseltilen verimle teste devam edilmesi emrini verdi. Bu sırada güç dalgalanması yaşanmaya başladı. Testi gerçekleştiren mühendisler (Yaygın görüşe göre Aleksandr Akimov) acil kapatma tuşu AZ-5’e basmasına rağmen, güç dalgalanması durmadı. Buraya bir parantez açalım; AZ-5 tuşunun işlevi U-235 ile zenginleştirilmiş uranyum dioksitin fisyon reaksiyonunu yavaşlatmak için çekirdeğe kontrol çubuklarının daldırılmasını ve reaktivitenin durmasını sağlamaktır. Çubuklar bor madeninden üretilmişti, ancak uçları karbon elementinin bir allotropu olan grafitten yapılmaydı. (Allotropi, bir elementin kimyasal özellikleri aynı, fiziksel özellikleri ve molekül geometrileri farklı olan yapılardaki haline denir.) Grafit çekirdekteki reaksiyonu hızla yükseltti, güç 33000 megavata yükseldi ve patlama gerçekleşti.

26 Nisan 1986 tarihinde, Vladimir İlyiç Lenin Nükleer Santrali’nde gece vardiyasına gelen işçilerin hiçbiri bu olacakları tahmin edemezdi. Gerçekleşen patlamayla yayılan radyoaktif tozlar Avrupa’nın büyük kesimini, SSCB’yi ve Türkiye’yi etkiledi. Türkiye ilk başta olayın ciddiyetinin farkında varamadı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “Radyasyondan, madyasyondan bize bir şey olmaz!” derken, Başbakan Turgut Özal, “Azıcık radyasyonlu çay sağlığa faydalı, lezzetli oluyor!” tarzında espriler yapıyordu. Sanayi ve Ticaret Bakanı kameralar karşısında çay içip şov yapmakla ve demlenince çayın radyasyonunun düştüğünü iddia etmekle meşguldü.

Çernobil’de ise 6 reaktörden oluşması planlanan santralin 5. ve 6. reaktörleri hiçbir zaman tamamlanmadı, 4. reaktör 1986’daki patlamada yok oldu, 1, 2 ve 3 numaralı reaktörler sırasıyla 1996, 1999 ve 2000 yıllarında kapatıldı. 2016 yılında da 1,5 milyar dolara mal olan ve 100 yıl boyunca radyoaktif sızıntının engellenmesini sağlayacak bir çelik kalkan ile örtüldü. Yüzbinlerce insan kirli olarak tanımlanan bölgelerden tahliye edildi. Yine yüzbinlerce insan, canlarını hiçe sayarak bu felakete müdahalede bulundu. Gelecekte de yüzbinlerce insanın kansere yakalanacağı ve büyük bir kısmının bu sebepten hayatını kaybedeceği tahmin edilmektedir.

Kitabın konusuna gelecek olursak; Svetlana Aleksiyeviç, kitabı üç bölüme ayırmış. İlk bölüm Ölüler Ülkesi, ikinci bölüm Yaşayanların Ülkesi, üçüncü bölüm Üzüntüden Şaşkına Dönenler. Yazar, onlarca insanla konuşmuş, acılarını paylaşmış, felaketin gerçekleştiği günden beri yaşananları da okurların önüne sermiş. Olaya Sovyet-komünizm propagandası veya Anti-Sovyet, anti-komünizm propagandası diye bakmadan, sadece insanların o dönemde ve sonrasında çektikleri acıların, yapılan kahramanlıkların (Bir kısmı öleceğini bile bile bunu yaptı, çünkü verilen sözlerin büyük bir kısmı hiçbir zaman tutulmadı.) anlatıldığı bir kitap. Bu işten anlayan bilim insanlarının sözlerine kulak verilse, halk paniğe sevk edilmeden bilinçlendirilmeye çalışılsa herhalde bu acı bilanço bir nebze de olsa hafiflerdi. Her faciada olduğu gibi yaşananlar yine sıradan insanlara, halka zarar vermişti ve kim bilir belki de Gorbaçov, Sovyetlerin yıkılmasındaki en büyük neden Çernobil’deki facia derken haklıydı.

https://m.youtube.com/watch?v=yVBIDTB6S0M (32. Gün programından)
460 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Yazarın diğer iki kitabı kadar bunu da beğendim. Ama iki kitapla kıyaslayacak olursam gene üçüncü sıraya alırım. Belki savaş ve kadın temaları daha çok dikkatimi çektiği içindir.
Çernobil bu zamana kadar merak ettiğim bir yer değildi, kitapla beraber araştırılacak çok konu buldum. Yazarın kitapta belirttiği gibi; birçok veri KGB tarafından yok edilmiş. Şuan insanlar kendi tuttukları verileri yayınlamaya korkuyor ve evlerinde saklıyorlar. Ne kadar yabancı kaynaklardan arasam bile istediğim bilgilere ulaşmam mümkün olmadı. Şuan Çernobil'i bu kitap sayesinde biraz biraz biliyorum.
Eminim kitaptaki sesler bildikleri, gördükleri ve hissettiklerinin hala tamamını anlatmamışlardır. Okurken hala içlerindeki "devlet" korkusunu hissedebiliyorsunuz. Kimisi dile getiriyor, kimisi için bu konudan söz ederken parantez içinde "susuyor." yazıyor.
Çoğu bu felaketi savaşa benzetmiş. Ben dışarıdan bakan biri olarak Çernobil faciasını bir kenara koyuyorum, çünkü onlar radyasyondan önce devletin sus payıyla savaşıyorlar.
Çocuğunuz kucağınızda, eşiniz kollarınızda ölürse neler hissedersiniz? Üstelik bu ölümün sebebini bile bilmiyorsunuz. "Barışçıl atom" diyorlar, sonraları "tedbirsizlik" kelimesi kullanılsa bile taşralı insanlar Sovyet'in hata yapma ihtimali olduğunu düşünmüyor ve Tanrı'nın bizlere verdiği bir ceza diyorlar.
İyotlu suyu içmeyi reddediyorlar, çünkü hala ineklerinin sütünde radyasyonu göremiyorlar. İktidar stokları iyotlu suyu halk şebekesine ilave etmiyor; suyun tadı değişir, insanlar paniğe kapılır diye.
İnsanlar o an olmasa bile yakınlarının çeneleri kaydığı, derilerinin döküldüğü, sindirim ve boşaltım sistemleri iş görmez hale gelip kendileri hastalar yerine yaşamsal faaliyetlerini bizzat yerine getirdiklerinde panik oluyorlar.
İnsanlığı benim aklımın alması mümkün değil. Hiç o kadar kurnaz olamadım. Bu kitabı okuduğumda hayretler içinde kalacak bir durum yoktu aslında ama şaşkınlıktan kaşlarımı indirmeden okuduğum bölümler oldu. Bir kere daha insanlığı anlamamın mümkün olmadığını kendime kanıtlamış oldum.
460 syf.
O acıyı yakından yaşayan,
Ailesini, sevdiklerini, dostlarını radyasyona kurban verenlerin ve onlarca yıl boyunca da kurban vermeye devam edecek olanların hüzün dolu hikayesi...

Çernobil...
Sadece patlamanın olduğu Ülkeyi değil, tüm Avrupa 'yı, Ülkemizi ve Dünya' nın bir çok yerini etkileyen felaket...

Ne zaman Çernobil ile ilgili bir şey okuyup izlesem aklıma ilk gelen isim rahmetli Kazım Koyuncu... Mekanı cennet olsun.

Umarım tüm bu felaketlerden insanoğlu ders almıştır.

Birçok şey gibi "Nükleer Teknoloji" yeniliklerinide 50 yıl sonrasından takip eden ülkemiz şimdiler de Nükleer Santral'e merak sardı. Hem de Dünya 'nın gözü Çernobil ve son olarak Japonya' da ki Fukişima Nükleer felaketinden korkmuş yeni arayışlara girmişken...

Tabi Nükleer Santral gerekli mi değil mi tartışılır..

Dünya'nın en zengin Toryum yataklarına sahip ve Uranyum bakımında da yeterli bi ülke konumundayken Nükleer Enerji 'den faydalanmamakta biraz................. olsa gerek. (Boşluğu siz tamamlayın)

Ama bizleri yönetenlerin Nükleer Santral' e yaklaşımı :

"Ha Evine Aygaz Tüp bağlatmışsın haa Nükleer Santral" böyle olursa, inanın ilerde çok büyük bi sıkıntı yaşarız çok...! (Allah Göstermesin)

Herkese,
İyi Okumalar
460 syf.
Bu kitap uzun zamandır alışveriş listemdeydi. Almak istiyordum bir türlü sıra gelmiyordu.
Son zamanlarda izlediğim Chernobyl mini TV serisi ile kitabı alıp okuma heyecanım katbekat arttı. Burnunuzun dibinde olan felaket ile ilgili azda olsa fikir sahibi olabilmek için.

Bazı kitaplar...
Dünya kadar ağır yükü omuzlarına alıyor.
Kitap Çernobil Faciası'nın tarihsel sürecinden çok, bu faciayı yaşayan insanlar ile yapılan görüşmeleri içermektedir.

Görüşmelerin çoğunu yutkunarak okudum. Kitabı okuduktan sonra nükleer santral ile ilgili düşünceleriniz değişmeler olabilir.
Nükleer santral bu kadar etki yaratmasına rağmen hâlâ daha yapılmaya devam ediyor.

Siz ne düşünüyorsunuz nükleer enerji santralleri hakkında? Yorumlarınızı yazarsanız sevinirim.

Ortaya karışık...
●●●
Mesela bir kız doğuyor... Anüsü ve vajinası olmadan... Annesi kızın idrarını çıkartmak için her 30 dakikada bir göbek deliğine bastırıyor.

●●●
Bir çocuk doğuyor ağzı kulaktan kulağa uzanan.
Çocukların geleceğe dair tek bir hayali bile yok.

●●●
En çok sinir bozan da şu, hükümet Çernobil'e asker ve temizlikçi gönderiyor. Kimsenin gözle görünmeyen radyasyona karşı bir bilgisi yok.
15 günlük sanıyorlar bu görevlendirmeyi sadece 15 günlük... Ama aylarca sürüyor. Maskesiz, tek bir gömlek ile çalışıyorlar. Haziran sıcağında o kalın koruma kıyafetlerini giyebilecek kimse yok.

●●●
Pripyat'ta sokakta kimse yok, tek bir sinek bile.
Hayvanlar askerler tarafından öldürülüyor.
O hayvanlar ki insan sesi duyunca koşup onların yanına koşuyorlar. Tek bir kursun ile bitiyor hayatları.

●●●
Mesela bir kadın var kocasını delice seven...
Kocası günden güne eriyor.
Hemşireler kadına kocasının yanına girmelerinin çok tehlikeli olduğunu söylüyorlar.
Radyoaktif bir nesne gözüyle bakılıyor o insana.. Kadın bir dakika bile vazgeçmiyor..

●●●
Kitaptan birkaç alıntı...

■Sadece bir kent kaybetmedik biz, tümden bir yaşam yitirdik.
■Insanın memleketi cennet gibidir. Başka bir yerdeyken güneş öyle parıldamaz.
■Vatansız kaldık biz,yersiz yurtsuz kaldık.

Okuyun e mi ?
460 syf.
·Puan vermedi
Nobel edebiyat ödülü alan yazarın bir kitabı

''Radyasyon hastalıkları kliniğinde on dört gün...On dört gün alıyor bir insanın ölümü''

''Bütün kapıları çalıyorum,herkese yazıyorum lütfen alın kızımı üzerinde deney yapmak için bile olsa alın,bilimsel araştırma yapmak için bile olsa alın..Bir deney kurbağasına bir deney faresine dönüşmesine bile razıyım yeterki yaşasın
460 syf.
·10/10
Çernobil denildiğinde herkesin bildiği felaketi bir de yaşayanlardan dinleyince insan boğulacak gibi oluyor. Gerçeklerin daha da gerçek olduğunu idrak ediyorsunuz. Hani o çok nükleer santral sevdalıları var ya onlara içinizden geldiği gibi sövüyorsunuz. Hiç bir zararı yok ülkemiz büyüyerek güçlenecek diyenler, körü körüne buna inananan insanlık düşmanlarının tez zamanda durdurulmasının gerekliliğini anlatan bir şahane kitap. Radyasyonun insanlık üzerinde savaşlardan bile daha tehlikeli olması ve halkların bunu felaketi yaşayınca anlaması... Radyasyonun yaşadığınız yere yayılması ile ne ektiğinizi biçtiğinizi, ne kestiğiniz hayvanı yiyebiliyorsunuz, yaptığınız ekmeği yiyememek, bir çiçeği koklayamamak, sevdiğinize sarılıp onu öpememek, dalından kopardığınız meyveyi yiyememek insanın sonu değildir de nedir? Çernobil insan eliyle gelmiş bir büyük kıyamet, daha da kötüsü devletin insanlarına böyle bir felaket karşısında ne yapması gerektiğini anlatmamış olması ayrı bir düşmanlık... Böyle bir şeyin Türkiye'de olduğunu düşünmek bile istemem açıkçası çünkü 10 yıl içinde Türkiye ve halkları diye bir şey kalmaz.
460 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Can acıtıcı duyguların ve ruhun tarihi derlemesi göz önüne seriyor alekseyeviç. Onlarca insanın hikayeleri hâlen yaşamakta oldukları öfke ve korku hem de sayısız ibretler bârindirmis bu kitap.
232 syf.
·Beğendi·8/10
Sondaki kadın bir insan nasıl sevilir adeta öğretiyor. Ayrıca gerçekleşen patlamanın fiziksel incelemesini yapan insanların (Belarus Nükleer Enstitü Müdürü) söyledikleri aydınlatıcıydı. Okuması fazlasıyla kolay bir kitap. Tavsiye ederim.
460 syf.
·10/10
Gerçek yaşanmış olaylar üzerine kitap okumayı çok severim. Dünya savaşları üzerine bir çok materyal okudum, ama bir savaştan farksız Çernobil ile alakalı ilk kez bir kitap okudum. Kesinlikle tavsiyemdir. Devletlerin kendi kör, bağnaz, doyumsuz zihniyetlerinin kurbanı daima masum insanlar oluyor malesef. Korkuyla bastırılmış, haklıyken dahi bastırılmış insanların sesleri var bu kitapta. Acı var, çaresizlik var, korku var, aşk var... Yazar nobel edebiyat ödülünü sonuna kadar haketmiş.
Pazarda Ukraynalı kadının biri büyük kırmızı elmalar satıyordu. "Elmalara gelin! Çernobil elmaları!" Birileri ona, elmalarının reklamını böyle yaparsa kimsenin almayacağını söyledi. "Hiç endişelenme." dedi kadın, "yine de alırlar, kimi kaynanasına alır, kimi patronuna."
"Rüyalarımızda, gün boyu başka bir yerde yaşıyor, gece olunca da evlerimize dönüyorduk."
-İyi yürekli insanlar... Bizi kendi halimize bırakın! Gelmeyin artık! Biraz konuşup çekip gittiniz hep...
"Çernobil, bütün savaşlardan beter bir savaş. Saklanacak yerin yok. Ne yer ne
gök, ne de suyun altı .. . ''

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Çernobil Duası
Alt başlık:
Geleceğin Tarihi
Baskı tarihi:
Nisan 2017
Sayfa sayısı:
460
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054820528
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kafka Kitap
Baskılar:
Çernobil Duası
Çernobil
Voices from Chernobyl
2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in büyük eserlerinden Çernobil Duası, Çernobil Nükleer Felaketi ve sonrasında yaşananlara dair can acıtıcı bir sözlü tarih çalışması…İsveç Akademisi, Svetlana Aleksiyeviç’e Nobel Ödülü verdiğinde yazarın “yeni bir edebi tür” yarattığını belirtmiş, eserlerini de “duyguların ve ruhun bir tarihi” sözcükleriyle betimlemişti. Aleksiyeviç uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla, kendilerine nadiren konuşma fırsatı verilen, yaşantıları da çoğu zaman ülkenin resmi tarihine karışarak yitip giden sokaktaki insanların hikâyelerini kayıt altına alıyor. Çernobil Duası’nda Aleksiyeviç, 26 Nisan 1986’da meydana gelen tarihin en feci nükleer reaktör kazasını odağına yerleştirerek trajediyi yaşamış insanların bireysel tanıklıklarını aktarıyor. Masum yurttaşlardan itfaiye erlerine, Parti yöneticilerinden askerlere onlarca insan, anlattıkları hikâyelerle halen yaşamakta oldukları korku, öfke ve belirsizliği gözler önüne seriyor. Monolog biçimindeki röportajlardan oluşan Çernobil Duası, duygusal gücü ve dürüstlüğüyle hem unutulmaz bir sözlü tarih çalışması hem de almak isteyen için sayısız ibretler barındırıyor.

Kitabı okuyanlar 90 okur

  • Gülay Akgül
  • Denizde
  • Nihan Ergün
  • Ezgi pınar yücel
  • Öykü
  • Volkan N
  • Dilek Aygün
  • Betül Dokmeci
  • Fatih CAFER
  • Tanrı Dağı

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%51.1 (23)
9
%17.8 (8)
8
%8.9 (4)
7
%2.2 (1)
6
%0
5
%0
4
%2.2 (1)
3
%0
2
%0
1
%0