Uzun zamandır hiç bu kadar 'içimizden, bizden' bir roman okumamıştım. Bir roman okuyor gibi değil de, adete ailemden birinin yaşadıklarına, hayatına şahit oluyor gibi hissettim. Elif Hanım'la birkaç yıl önce, bir kitap fuarında tanışma fırsatına sahip oldum. İsmiyle müsemma, Elif gibi ince, zarif, kibar bir hanımefendiydi. Onu tanıdıktan sonra hiç tereddüt duymadan, 'acaba sever miyim?' sorusunu kendime sormadan hemen kaleminden okuduğum ilk kitabı olan 'Seher Vakti'ne' akabinde de aynı heyecanla 'Duvak'a' başladım. Elif Hanımın efsunlu bir kalemi olduğunu ve bunu ustalıkla kulandığını düşünüyorum. En basit, sıradan bir konuyu dâhi dünyada eşi benzerine rastlanmamış, kalbinizin derinliklerinde yer edinen bir şahesere dönüştürüyor. Ukde'de aynı hevesle, kalbim pır pır ederek başladığım ve kitabı bitirip kapağını kapattığımda gözlerim kapalı uzun bir süre tesirinin geçmesini beklediğim diğer kitapları gibi oldu. Aynı anda hem dudaklarıma bir tebessüm hemde kalbime bitişin verdiği hüzün oturdu.. Tüm kitap boyunca hissettiğim de buydu zaten. Kalbime tohumlarını ektiği çiçek bir sayfada hüzün yaşlarıyla sulanırken bir diğer sayfada içten bir gülüşle güneşin sıcaklığını toprağının en derinlerindeki köklerinde hissetti.
Ah o Zeynep... Ne demeli? Yaşadıklarını nasıl anlatmalı? Bilemiyorum. Kelimelerim kifayetiz kalıyor. Yaşadıkları adeta bir düğüm oldu kaldı boğazımda. Sorgulamadan edemedim şu soruyu 'acaba başıma böyle bir olay gelse bende bu kadar sağlam durmayı başarabilir miydim?' Ama cevabım her seferinde 'hayır' oldu. Ben satırlarda debelenirken, kalbim birinci kattan düşen kristal bardak gibi un ufak olurken bu kadar dik bir duruş sergileyemezdim. Yastığımı mesken bilir, ölümün kapımı çalmasını önemli bir misafiri bekler gibi sabırsızlıkla beklerdim. Ama Zeynep öyle