Bu öpücük konusu yüzeysel bakıldığında Jim’in karakterini zedeleyen ve Laura’ya yapılan bir haksızlık olarak değerlendirilebilir ama bence tam tersi. Laura daha önce ne annesi ne de Tom tarafından olduğu gibi kabul edilip takdir edilmiş. Ayağındaki sakatlığının onun liseyi yarıda bırakmasına ve insan içine çıkmaya utanmasına neden olacak kadar hayatını etkilemesine rağmen bu durum aile içinde hiç konuşulmamış, Laura’nın kendiyle barışması için hiç ortam hazırlanmamış. Laura’nın ince ruhu ve kırılgan doğası daha önce kimse tarafından tam olarak anlaşılmamış. Jim aslında daha önce kimsenin yapmadığını yapıyor, yavaş ve nazikçe yaklaşıyor Laura’ya, yanına oturuyor, onun mum ışığına (gerçeğe) yaklaşmasını sağlıyor ve en sonunda Laura gittikçe kendini daha rahat hissedip açılıyor. Jim çoğu insanın sahip olmadığı bir derinlik ve anlayışla karşılıyor Laura’nın çekingenliğini. Tüm samimiyetiyle yardımcı olmaya çalışıyor ona. Aslında cam koleksiyon Laura’nın kırılganlığını ve naif doğasını temsil ediyor, bu koleksiyonu ilgiyle karşılayan ilk kişi de Jim oluyor. Onu gerçekten anlamak için dinliyor, en sonunda da onun ne kadar farklı ve özel biri olduğunu görüyor. Tek boynuzu kırılan at misali, onu bu kadar farklı ve değerli kılan özelliklerinden kurtulup, herkes gibi olmak istemesindeki dehşeti fark ediyor. Otlarla dolu bir tarladaki mavi bir güle benzetiyor onu. Ve belki de o gülün otların arasında kaybolmasından, kendini gösterememesinden korktuğu için öpüyor onu. Bu korkusunun yarattığı dürtüyle, kendi değerini biraz olsun fark etmesi umuduyla, bir anlığına onu öperken buluyor kendini. Bu öpücük bence en saf ve samimi duyguların içten bir şekilde dışa vurumu. Aşk ve romantizm barındırmaktan çok Laura’ya değerli ve özel olduğunu hissettiren onu cesaretlendirmeye yönelik bir