Sabahattin Ali... ‘O Arkadaşım’ hikayesinde yazdığı gibi “çünkü dünya alay etmekten başka bir şeye yaramaz..” hakikaten de yaramıyormuş. ‘Bir hakikatin hikayesi’ öyküsünde söylemişti aslında; “ben onun uzak bir işaretiyle derhal hayatımı veririm. Acaba o... Bana elini verecek mi?.. Hayır!” Hiç adil değildi. En sevdiğim kitabındaysa-Kuyucaklı Yusuf- “O gelmez artık!” demişti... ilerledikçe sayfalar gerçek sevgiyi bulan adamın adına “ne olursa olsun artık seni hiç bırakmayacağım!” demekten de çekinmedi çünkü “onun yokluğu müthişti.” Yaşamakla, üç adımlık yer kaplamakla, şu dünyada mühim bir iş yaptığımı zannederken “İçimizdeki Şeytan” kitabıyla, “İnsan sadece yemek, içmek, koynuna birini almak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.” diyerek sanki kızdı bana. Kürk Mantolu Madonna kitabında; bazen bir insanın ötekine hayata tutunduğundan daha çok tutunabileceğini gördüm “hayat bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim.” Canım Aliye Ruhum Filiz kitabında ise nasıl güzel bir baba ve eş olduğunu gördüm; “Ben bu güne kadar her şeyden çok kitapları sevdim, bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz...” En sevdiğim öyküsüyle -değirmen- sevgiyi öğrendim; “sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.” Sırça Köşk hikayesiyle bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş, aklıma yazdım. Her şeyden öte kitaplarımın her zaman en büyük tesellim olabileceğini anladım. 41 yaşa bunca güzel şey... Boşuna en sevdiğim yazar değil.