"Peki nasıl savunuyorsunuz bu şehri?"
...Buruk bir ifade kapladı Namık'ın yüzünü.
"Aslında savunamıyoruz, hep bir engel çıkıyor. Milletvekillerini, bakanları satın alıyorlar, gazetecileri ayartıyorlar, bilirkişileri kendileri tayin ettiriyorlar, mahkeme heyetine sızıyorlar. Her türlü entrikaya başvurup istedikleri kararı çıkartıyorlar. Tarihi bölgeymiş, yeşil alanmış, hiç bir şeyi takmıyorlar."
Sivrisinek ezmemiş biri var mi?" diye bağırdı
Starkington. Etle, kanla semirmiş elinin tek bir darbesiyle bu önsezileri güçlü, göz kamaştıricı uçan düzeneği mahvetmemiş olanımız var mi? Eğer ölümde trajedi var diyorsanız, sivrisineği, yamyassi olmuş bir sineği, hani kanat çırpan neşeli peri mucizelerini bir düşünün. Şimdiye kadar hiçbir havacı, hatta 4500 metre yükseklikten düşen MacDonald bile böyle ezilip, parçalanmamıştır. Söz konusu canlı maddenin algılanabilirliği ise, o halde bir sivrisinek de en az bir insan kadar olağanüstüdür. Gray araya girdi, "Ama bir fark var." Tam oraya geliyordum. Peki nedir bu farklılık?
Sivrisineği ez." Durumu vurgulamak için biraz durdu. "Eh, ezildi işte, değil mi? Hepsi bu kadar. İşi bitti, Ondan hiçbir hatıra kalmadi geriye. Fakat bir insan ezersen ki insanlar çağlar boyu ezilmiştir, geriye bir
şeyler kalır. Nedir bu geriye kalan? Aristocu bir organizma ya da aç bir karın değil, kel bir kafa veya ağız dolusu sızlayan dişler değil; sadece ama sadece düşünceler, soylu ve krallara yaraşır düşünceler. İşte fark bu! Düşünceler! Yüce düşünceler! Doğru düşünceler! Mantığa dayalı doğruluk!"
"Ölüm hiç bir şeydir... Öldürmek, bak sen!
Ülkenin butün mezbaha ve konserve et tesislerinde yaşanan bir durum. Hatta o kadar sıradan ki neredeyse görgüsüzlük diyebiliriz."