Bellek bana hep yaşanan zamanı saklayan bir kavanoz gibi gelmiştir. Geriye dönüp bakmak istediğimde geçmişin kırıntılarını avucuma dökmeye yarayacak bir kavanoz. Tüm tecrübelerin, mutlu vakitlerin, üzüntülerin, acıların hepsi o kırıntılarda mevcut.
İşi başka birisinin anılarını taşımaya vardırınca ister istemez benlik konusuna da dalıveriyor insan. Kavanozdaki kırıntılar başka birine aitse ve bu kırıntıları yiyen kişi de sizseniz ortalık bu noktada karışıyor. Metaforik konuşmayı bırakacak olursak, burada tam olarak bahsetmeye çalıştığım hiç yaşamadığınız anıları belleğinize yerleştiren bir parazit. İç ve dış parazitler olmak üzere tüm parazitlerden havadan korkan bir balık gibi korkan birisi olarak hayal edebileceğim en kötü durum belleğimi kemirip duran bir hastalık olacağını ifade edebilirim.
Hiç var olmayan üç kız çocuğunuza yas tuttuğunuzu bir düşünsenize. Kaynağı fiziksel dünyada bulunmayan bir acının kancalarını her daim bilincinizde hissettiğiniz bir döngü içinde kısılıp kalmışsınız. Ya da sevdiğiniz insana dair olan anıların hepsi bir yalandan ibaret. Bir başkası tarafından aşık olmanız için sizin belleğinize yerleştirilmiş anılardan meydana geliyor evlendiğiniz insan. Blake Crouch’a ait “Sahte Bellek” isimli kitap bu yüzden içimde kilitli birtakım kapıların açılmasına neden oldu. Son zamanlarda popüler olan ve her insanın gerçeklik algısıyla oynayan “metaverse” yetmezmiş gibi şimdi de anılarımın bana ait olmadığını sorgulamanın eşiğinde buluyorum kendimi. İşin goygoy tarafı elbette bu. Bu süreçte gözüme çarpan asıl nokta gerçeklik adına oluşturulan ne varsa bunun içerisindeki yapaylığı araştırırken buldum kendimi. Bu fikrin yankıları ruhumun duvarlarında öyle bir dalgalandı ki çevremde düşman olarak yaratılan birtakım varlıkların sadece bazı insanların