Heathcliff

Heathcliff
.. düşüncelerimin ve sözcüklerimin etrafına çit çekmek istiyorum ki, bahçeme domuzlar ve bağnazlar giremesin! instagram.com/bertay27
Eğitim, kafanın son sınırına kadar doldurulması demektir. Eğitilmiş beyaz adam palmiyenin boyunu, hindistancevizinin ağırlığını, bütün büyük şeflerinin adlarını, savaşların zamanlarını bilir. Ayın, yıldızların, bütün ülkelerin büyüklüklerini bilir. İsim isim, bütün ırmakları, bütün hayvanları, bütün bitkileri tanır. Her şeyi, her şeyi bilir. Eğitilmiş birine bir soru soracak olsan daha sen ağzını bile kapamadan yanıtını yapıştırıverir suratına. Kafası mermiyle doludur hep, atışa hazırdır. Her Avrupalı, yaşamının en güzel zamanlarını, kafasını en seri ateş borusu haline getirmeye çalışmaya harcar. Bu işten sıyrılmaya çalışanlara zor kullanılır. Bütün Papalagi’ler düşünmek, bilmek zorundadırlar. Bütün düşünme hastalarını iyi edecek tek şey, yani unutmak ve düşünceleri savurmak üstünde hiç durulmaz. Bu yükten çok azı kurtulabilir. Çoğu kafasında koca bir yük taşır oradan oraya, bedenini yorgun düşüren, zamanla güçten kuvvetten kesen bir yük.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Sevgili kardeşlerim, içim Tanrı sevgisiyle, size karşı sevgiyle dolu. Size tüm anlattıklarımı dile getirebilmem için verdi Tanrı bu küçük sesi bana. Kendi içimizde güçlü kalalım, Papalagi’nin o hızlı, kurnaz diline yenik düşmeyelim diye. Gelin bundan böyle, bize yanaşacak olursa elimizi uzatıp şöyle seslenelim ona: “Kes şu cırlak sesini. Senin sözlerin bizim için kayada patlayan dalgaların şakırtısı, palmiyelerin hışırtısından başka bir şey değil. Hele hele güneş hiç değil; kendi yüzün gülmedikçe, güçlenmedikçe, gözlerin parıldamadıkça, Tanrı’nın sureti içinden yansımadıkça.”
Hayata Dair
Tanrı onun gözlerine girer ve görsün diye gözlerini sonuna kadar açar. Papalagi’ye “Ne olmak istiyorsan onu ol” demiştir. “Sana verecek buyruğum yok artık benim.” O da kendi yolunda yürüyüp ne olduğunu ortaya koymuştur. Ne utanç verici, ne korkunç! Çınlayan dili, gurur dolu sözleriyle silahlarımızı elimizden aldı. Tanrı’yla konuştu. “Birbirinizi sevin” dedi. Peki ya sonra? Ey sevgili kardeşlerim korkunç haberi duydunuz. Tanrı’sız, sevgisiz, ışıksız olup bitenleri. Avrupa kendi kendini katlediyor. Papalagi zıvanadan çıktı. Herkes birbirini öldürüyor. Her yerde kan, korku ve çürümüşlük kol geziyor. Nihayet itiraf etti Papalagi, içinde Tanrı olmadığını. Elindeki ateş sönmek üzere. Yolu karanlıklarla kaplı, uçan köpeklerin ürkütücü kanat sesleri ve baykuşların ulumaları duyuluyor.
Hıristiyan der Papalagi kendine. Güzel bir türkü gibidir bu sözcük. Bütün zamanlar için Hıristiyan olabilsek keşke. Hıristiyan olmak: Önce Yüce Tanrı’yı ve kardeşlerini, en son kendini sevmek demektir. Sevgi -iyi olanı yapmak- kanımız gibi içimizde, başımız, ellerimiz gibi bizimle bir bütün olmalıdır. Papalagi ise, Hıristiyan, Tanrı, sevgi sözcüklerini yalnızca ağzında taşır. Diliyle bunlara vurdu mu, dünyanın gürültüsünü koparır. Ama yüreği, sevgisi Tanrı’nın önünde eğilmez, yalnızca şeylerin, yuvarlak metal ve ağır kâğıdın, zevk düşüncesinin ve makinenin önünde eğilir. İçi zamana karşı vahşi bir hırs ve mesleğinin çılgınlığıyla kaplıdır, ışıkla değil. Çok, ama çok uzaklardaki Tanrı’ya gitmektense, on kez sahte yaşamlar mekânına gitmek yeğdir onun için.
İşin aslına bakarsanız, Papalagi’nin düşünmek dediği o bilmek işine fazla kafa yormadığımız doğru. Ama, hele bir sormak gerek, acaba pek düşünmeyen mi aptal, yoksa çok fazla düşünen mi? Papalagi durmaksızın düşünür: “Benim kulübem palmiyeden daha küçük.” “Palmiye fırtınada eğilip bükülür.” “Fırtına bağırarak konuşur.” İşte, böyle şeyler düşünür durur. Kendi bildiği biçimde tabii. Kendi hakkında da düşündüğü olur. “Benim boyum kısa kalmış.” “Bir kız gördüm mü kalbim neşeyle çarpıyor.” “Malağaya* çıkmayı çok severim.” Uzat bunları uzatabildiğin kadar.
* gezme, yolculuk·Kitabı okudu