Bu kitapta Filistinlilerin yaşadığı acılar, Ürdün’de bulunan Gazze Mülteci Kampı’nda yaşayan 80 yaşındaki bir doktor olan Yakub’un anlatımıyla okuyucuya aktarılmaktadır. Kitabın yalnızca tarihî olaylara odaklanmaması, Yakub’un anıları ve iç dünyasına da yer vermesi, eseri daha akıcı ve etkileyici bir hale getirmekte, böylece okuyucunun kitaba bağlanmasını sağlamaktadır.
“Bir Buçuk Günde Seyr-i Âlem” adlı bu eser, sadece bir mülteci kampının hikâyesini değil, aynı zamanda savaşın insanlar üzerindeki derin psikolojik etkilerini de gözler önüne sermektedir. Yakub’un geçmişe dair hatırladığı acı olaylar, kayıplar ve yaşadığı zorluklar, okuyucuda güçlü bir empati duygusu oluşturmaktadır.
Doktor Yakub’un gördüğü bir rüya ile asıl olay örgüsü başlar esasında. Kitapta Yakub’un ölmeden önceki bir buçuk günü anlatılmaktadır. Tabii bu bir buçuk gün içinde zaman zaman geçmişe de dokunur Filistinli doktor. Geçmişe gidildikçe insanın içi ürperir. Ne de olsa mazinin acıyla adaş ve manadaş olduğu yerdi Gazze Kampı. Yakub için de öyleydi, tüm Filistinliler gibi…
Kitabın ortalarından itibaren bayram öncesi infak vermek için mülteci kampında ziyaret ettiği kişilerle olan muhabbeti anlatılmaktadır. Bu muhabbetler esnasında okur hem farklı kişilerin yaşantılarındaki acıları da hisseder hem de Yakub’un anılarında daha derin bir yolculuğa çıkar.
Filistinliydi Yakub. Dertliydi. Davalıydı. Düşünmeden bir dakika geçirmesi haramdı.
Gazze Kampı'ndaki çoğu kişi bu durumdaydı. Ya mazideki acılarını düşünüyor, düşündükçe tekrar tekrar aynı acıları hissediyor ya da geleceğin belirsizliğinde kayboluyordu.
Eserin ilerleyen sayfalarında Yakub’un zihnindeki çatışma daha da belirginleşir. Bir yandan yılların yorgunluğu, diğer yandan hâlâ dinmeyen bir vicdan ve sorumluluk hissi onu ayakta