Doktor uykusuzluk hastalığına yakalandığımı söyleyip ilaçlar yazarken “Kimler yakalanır bu hastalığa?” diye saflıkla sormuştum. Kendi yazdığı reçeteye yabancı gibi baktı, gözlüğünü çıkarıp önlüğünün üst cebine yerleştirirken “Senin gibiler” diye cevap verdi. Benim gibiler! Bazı şeyleri anlamak için karmaşık, bilimsel yanıtlara ihtiyaç duymayız, kısa birkaç kelime, manidar bir bakış her şeyi izah eder.
Sustuğumda herkesin bakışlarının bana dikildiğini fark ettim. Ortalığı sakinleştirmekse Handan’a düşmüştü, telaşını belli eden bir sesle Zonaro’ya döndü, “Bizim memleketin sonu gelmez meseleleri bunlar hocam, ne kadar konuşsak da netice vermez, Osmanlı fikir erbabının en sevdiği şey gece yarılarına kadar münazara etmek ve fikrinde zerre tereddüt duymadan ertesi sabah kaldığı yerden devam etmektedir. Burası anlamak isteyenlerin, düşünüp dönüşmek isteyenlerin değil, fikrini başkalarına icbar edenlerin ülkesidir” diye zoraki tebessüm ederek konuştu.
İnsan birini sevmeye başladığında, onu hatıralarının bir parçası yapabilmek hevesiyle, hayatının geçtiği mekânlara çağırmak için dayanılmaz bir arzu duyar. Sevdiği kişi, onun her anını hayal edebilsin, gözünde canlandırabilsin ister
Herkesin bu dünyada bir hayatı, bir masalı var. Ben bu hayatı bilerek, isteyerek, her dakikasını kendimin kılarak, duyarak ve düşünerek, uyanıklık içinde yaşamak istiyorum. Ölüm anı gelince insan içinde ‘boşunalık’ duygusu taşımamalı. Bence boşunalık duygusu ne adına olursa olsun, razı olduğu haksızlık yüzünden insana yerleşir.