Adamın birkaç adım arkasında genç bir kadın var. Kucağında bebeği. Pijamasından baldırına kadar sıyrılmış bir ayağı annesinin kucağından sarkmış, başı geriye düşmüş, ter içinde, sıcaktan baygın uyuyor yavrucağız. Kadının gözlerindeki içe çekilmiş kaygılı yorgunluğu, oturduğu yerden bile görebiliyor Sevda. Dalgın – Uzak – Tükenik – Duygusuz – Vazgeçmiş. Bas bas, “Hissetmeye başlarsam buracıkta ölürüm,” diye bağırıyor. İçini ürpertiyor gözleriyle buluşanın, cehennem sıcağınde kalbini üşütüyor. Tiril tiril titretiyor o donuk bakışları.
Gözlerinde kış ayazı.
Bir an kucağında o küçük çocukla kendini hayal ediyor. Bir anne. Orada duruyor işte. Tüm varlığı kucağında toplanmış. Bebeğin sıcağı karnında; düşkünlük, tasa, korku kanına karışıyor. İçinde incecik bir tel kopuyor. Bir makas kıtır kıtır kesiyor kanlı yüreğini. Damağının en iç yerinden alnına yayılan bir sizi duyumsuyor. Çay yudumları birikiyor ağzında, yutkunmakta güçlük çekiyor. Bu insanlar yıllardır aynı perişanlığı yaşıyorlar.
Aceleyle küçük karalama defterini çıkarıp şunları yazıyor...
“Herkesin gerçekten var olduğunu duyumsadığı, en azından kısacık bir anı var mı? Her insan kendini var kılabileceği güvenli bir köşeyi öyle ya da böyle bulabiliyor mu?..O köşede dahi, kendini en değerlilerine, kopamadıklarına – unutamadıklarına – adayıp onlara sımsıkı sarılıp kucaklarında güvenle taşıyabiliyorlar mı?
Söylenecek sözün var mı Sevda Yörüklerden? Şimdi, şurada, şu anda, bu otobüsün içinde. Trafik her şeyi önüne katmış akıp giderken. Hadi çıkar not defterini. Hadi, yaz içinden geçenleri. Bir öykü, bir roman, bir kitap... Hadi bir kitap daha... Sözcüklerin, tümcelerin yeter mi kucağında bebeğiyle başı yana dönük, kimsenin yüzüne bakamayan o kadının kaygılı gözlerini anlatmaya? En bilinen en yetenekli, en çok satan,