Afrikalı Leo’yu okurken, bir insanın hayatının tek bir coğrafyaya, tek bir kimliğe, tek bir dile sığamayacağını baştan kabul ederek ilerledim. Kitap, Hasan el-Vezzan’ın Granada’da başlayan çocukluğundan Afrika içlerine, Kahire’ye, Roma’ya ve Papa’nın sarayına kadar uzanan uzun ve parçalı yolculuğunu anlatıyor. Sürgünle başlayan bu hayat, şehir şehir değişen dillerle, dinlerle, isimlerle şekilleniyor; her yeni durakta Leo biraz daha dönüşüyor ama tamamen de kaybolmuyor. Endülüs’ün düşüşüyle yurdundan koparılan bir çocuğun, ticaret yollarında olgunlaşan bir gence; ilimle, seyahatle ve gözlemle yoğrulan bir bilgeye dönüşmesini izliyoruz. Kitap boyunca savaşlar, salgınlar, saray entrikaları, çöller, limanlar ve medreseler iç içe geçiyor; Leo hem tanık oluyor hem anlatıcıya dönüşüyor. Amin Maalouf, tarihi olayları arka planda tutup insanın kırılganlığını, aidiyetsizliğini ve hayatta kalma çabasını merkeze alıyor. Din değiştirmeler, zorunlu uyumlar ve sessiz kabullenişler bir ihanet gibi değil, bir var olma biçimi olarak sunuluyor. Afrikalı Leo, bir yolculuk kitabı olduğu kadar, yitirilmiş bir dünyanın hafızası; anlatılan her şehir, her isim, her kayıp, insanın kendine tuttuğu uzun ve sabırlı bir kayıt gibi ilerliyor.