Hiçbir sözcüğün yetmeyeceği, hatta sözcüklerin her şeyi silip götüreceği, yüklenilen tüm anlamların silinevereceği yaşanmışlıkları korumak en doğrusu değil miydi?
Bu eskilere olan merakım hâlâ dinmedi. Siyah-beyaz filmlere, o filmlerdeki kısa bukleli saçları içe kıvrılan, aşk için gözyaşlarına boğulan kadınlara; kapakları desenli ahşap kutucuklara, değerlerini hiçbir zaman biçemediğim eski biblolara, kenarları oymalı kadife koltuklara, kuğu endamlı porselen çaydanlıklara, daha nice nice şeylere...
Biz savaş tutsaklarıyız,” dedi. “Düşlerimiz hadım edildi. Hiçbir yere ait değiliz. Demir almış, dalgalı denizlere yelken açmışız. Hiçbir kıyıya çıkmamıza izin verilmeyebilir. Kederlerimiz asla yeteri kadar üzüntü vermeyebilir, sevinçlerimiz asla yeteri kadar mutluluk vermeyebilir, düşlerimiz yeteri kadar büyük olmayabilir, hayatlarımız da asla yeteri kadar önemli olmayabilir. Hiç önemli olmayabilir."
Hiçbir sözcüğün yetmeyeceği, hatta sözcüklerin her şeyi silip götüreceği, yüklenilen tüm anlamların silinevereceği yaşanmışlıkları korumak en doğrusu değil miydi?