İlk defa bir İran romanı okudum. Ve ziyadesiyle beğendim. Hem anlatım dili, hem olay örgüsü hem okuyucu üzerindeki etkisi çok başarılıydı. Kitabın isminden, bize anlatılmak istenen konuyu açıkça anlayabiliyoruz. Aşkın insanın gözlerini ne kadar da kör ettiğini, basiretini nasıl bağlayıp esir hale getirdiğini ve nasıl yanlış seçimler yaptırdığını ve sonuçlarının ne kadar da yıkıcı olabileceğini okuyoruz..
Bence özellikle ergenliğe girmiş tüm genç kızların mutlaka okuması, tekrar tekrar okuması, özümsemesi gereken bir kitap.
Kurguya gelirsek;
Kitap asil ve üst tabakadan bir aileye mensup, eğitimli, donanımlı bir genç kız olan Sudabe'nin avam tabakadan, cahil kültürsüz bir aileye mensup bir adama aşık olması ve onunla evlenmek istemesi, bunun için annesiyle münakaşa etmesiyle başlıyor. Anne babasının tüm karşı çıkmalarına, dil dökmelerine rağmen evlenmekte direten Sudabe, halasının da yıllar önce ailesine karşı gelerek sevdiği adamla evlendiğinden örnek verince, Sudabe'yi hem fiziksel hem karakter olarak halasına benzeten annesi, onlarla beraber yaşayan ihtiyar halayı Sudabe ile konuşması, ona nasihat etmesi için getirir ve halacık Sudabe'ye kendi hikayesini anlatmaya başlar..
Mahbube, 3 kızı olan varlıklı ve çok saygın bir ailenin ortanca kızıdır. Annesi 4. çocuklarına hamiledir. Ablası Nüzhet iyi bir evlilik yapmış, kendi düzenini kurmuştur. 11 yaşındaki kız kardeşi Hüceste teyze oğluyla sözlüdür. O zamanlarda kızlar daha çocukken evlendiriliyorlardır.
Hikayenin ana kahramanı olan Mahbube 15 yaşındadır ve güzelliğiyle herkesi kendine hayran bırakan, o dönemin şartlarına göre evlilik çağına girmiş gencecik bir kızdır..
Mahbube'yi çok saygın ve oldukça varlıklı bir ailenin dul ve çocuklu oğluna istemek için görücü gelecektir ve aile bunun heyecanı ve
#kitapyorumu
Rüzgar Gibi Geçti romanını okumuş herkes muhakkak Rhett'i daha yakından tanıyabilmeyi, onun duygu ve düşüncelerine ortak olup, hayatının her evresine şahitlik etmeyi arzulamıştır. Ve tabi ki Scarlett'le yarım kalmış hikayelerinin daha iyi bir sonla bağlanmasını..
İşte bu kitap da bu amaçla yazılmış..
Kitap adının hakkını veriyor gerçekten. Sadece Rhett'in iç dünyasını ve hayatını okuyacağız diye umuyorken, Rhett'ten çok, onun hayatına girmiş, onunla bağlantısı olan kişileri anlatıyor. Öyle ki bu kitap Rhett'in mi yoksa onun insanlarının mı hikayesini anlatıyor diye şüphe ettim.
Hikaye Rhett'in, Belle Walking'in abisi ile düello yapmaya hazırlanışı ile başlıyor. Belle hamile ve herkes bebeğin Rhett'ten olduğuna inanıyor. Rhett ne inkar ediyor ne kabul ediyor. Sadece durumla eğleniyordur. Düelloda silahlar patlıyor ve hooop hikaye Rhett'in çocukluğuna gidiyor...
Yazar o kadar çok karakter ve o kadar çok şehir ve mekan isimlerinden bahsediyor ki, kitabın yarısına geldiğim halde çoğu karakter kimdi, bu mekan neresiydi hatırlayamıyordum. Çeviride özel mekan isimlerini orjinal dilde yazmaları okuyucuyu çok zorluyor. (Mesela Twelve Oaks yerine Türkçe çevirisi ile Oniki Meşeler olarak bahsedilse okuyucunun beyni yanmadan olaylar ve mekan arasında daha kolay bağlantı kurabilirdi işte) Herkesin hafızası süper değil ki aklında tutup, kafası karışmadan olaylarla bağlantı kurabilsin. Az söylenmedim hani okurken.
Bir çok karakter, şehir ve mekan isimleri derken bir de olaylar o kadar kopuk anlatılıyordu ki, lafın ortasında başka bir konudan bahseder gibiydi. Bir de yazarın kalemi duygudan çok uzak. Karakterleri anlatırken de, olayları anlatırken de hiç bir şekilde duygu hissettirmiyor. Dümdüz, soğuk bir anlatım hakim.
Ayrıca yazar Rüzgar Gibi Geçti'de anlatılan