Günümüze baktığımızda, bir ucundan diğer ucuna aynı manzarayı görüyoruz: robotlaşmış insanlar. Hayatlar birbirinin kopyası gibi akıyor. Haftanın beş, çoğu zaman altı günü… Sabah sekiz, akşam beş. Dakik olmak zorunda, yetişmek zorunda, koşmak zorunda. Her sabah tıklım tıklım ulaşım araçları, omuz omuza ama ruhlar birbirine kilometrelerce uzak.
Sabahın daha ilk dakikalarında yüzler asık. İnsanlar sanki bir asker disiplininde, sorgusuz sualsiz işlerine doğru yola çıkıyor. Ne için? Günün sonunda alınacak geçici bir ücret için. Oysa dünya geçici, insan geçici, hayat geçici… Ama buna rağmen kalıcıymış gibi bir yorgunluğun içinde debeleniyoruz.
Hayata bakmıyoruz artık. Sorgulamıyoruz. Yaşıyoruz demek bile zor; daha çok “işliyoruz.” Robot gibi. Aynı saatler, aynı yollar, aynı yüzler. Sonra dönüp “Neden bu kadar gerginiz? Neden bu kadar mutsuzuz?” diye soruyoruz. Cevap aslında baktığımız yerde gizli.
En son ne zaman doğaya baktık? Yeşile, gökyüzüne, bir ağacın gölgesine… Şimdi her gün baktığımız şeyler betonlaşmış şehirler, çarpık kentleşme, trafik ve izdiham. Estetiği olmayan binalar, ruhsuz mimariler, renkleri solmuş sokaklar… Göz zevkini kaybeden şehirlerde, insanın hayat zevkini kaybetmesi tesadüf mü?
“Hayattan zevk almıyoruz” diyoruz. Nasıl alalım? Renk yok, ahenk yok, estetik yok. Suratlara bakıyorsun, basık ifadeler. Herkes gergin, herkes birbirine çarpmaya hazır. Çünkü herkes aynı sıkışmışlığın içinde.
Sabahın köründe kalkıp, istemediği bir hayat için, istemediği bir işte, robot gibi çalışan milyonlar var. Ve biz buna “normal hayat” diyoruz.
Belki de sorun hayatın kendisi değil;
Hayatı yaşama biçimimiz.
Belki de betonlaşan sadece şehirler değil,
İnsanların iç dünyası.
Ve asıl korkutucu olan şu:
Bu düzen bize garip gelmiyorsa,
İşte o zaman gerçekten robotlaşmışız