Beytullah temiz

Beytullah temiz
@Beyt7
Beden eğitimi öğretmeni
Ünüveriste
Batman, 20 Temmuz
11 okur puanı
Ekim 2022 tarihinde katıldı
@Beyt7·
·
sabitlendi
Aradığın seni arıyandır
-Aradığın seni arıyandır
Reklam
Sözlerimiz Allah Derken, Özlerimiz Ne Diyor?
Son zamanlarda zihnimi en çok meşgul eden sorulardan biri bu: Sözlerimiz Allah derken, özlerimiz ne diyor? Etrafıma bakıyorum… Özellikle gençlere. Dillerde Allah var, paylaşımlarda ayetler, hadisler, güzel sözler… Ama iş hayata gelince, o sözlerin karşılığı yok. Sanki din, yaşanan bir hakikat olmaktan çıkmış da, sadece ifade edilen bir kimliğe dönüşmüş gibi. Bu çelişki insanın içini rahatsız ediyor. Çünkü mesele bilmemek değil artık… Mesele, bildiğini yaşamamak. Kendime de soruyorum bunu. Çünkü bu soru başkalarına sorulacak bir soru değil önce. İnsanın kendi içine dönüp sorması gereken bir hesap: Ben neyi söylüyorum ve neyi yaşıyorum? Bir sözün değeri, onu söylemekte değil; o sözün sende karşılık bulmasında gizlidir. Eğer dil “Allah” derken kalp başka şeylerin peşindeyse, orada bir kopukluk vardır. Ve bu kopukluk, insanı en çok yoran şeydir aslında. Bugün en büyük sorun cehalet değil belki de… En büyük sorun, samimiyet eksikliği. Çünkü insan artık neyin doğru olduğunu biliyor. Ama o doğruyu yaşamak yerine, konuşmayı tercih ediyor. Paylaşmak, göstermek, ifade etmek daha kolay geliyor. Oysa yaşamak zordur. Fedakârlık ister, irade ister, vazgeçiş ister. Sosyal medyada bir ayet paylaşmak bir saniye… Ama o ayetin gereğini yaşamak bir ömür. Ve insan, en çok bu farkta kayboluyor. Bir de şu var: İnsanlara doğruyu söyleyip kendin yapmamak… Bu, sadece bir eksiklik değil; ağır bir sorumluluk. Rivayetlerde anlatılan o sahne var ya… İnsanlara iyiliği söyleyip kendisi yapmayanların hâli… Bağırsaklarının etrafında dolandığı o tasvir… Bu sadece korkutmak için değil, uyandırmak için anlatılmış bir hakikat. Demek ki mesele sadece yanlış yapmak değil… Doğruyu bilip yaşamamak daha ağır bir yük. Peki ne zaman döneceğiz kendimize? Ne zaman başkalarını konuşmayı bırakıp, kendi
Robotlaşmış ve Betonlaşmış İnsanlar
Günümüze baktığımızda, bir ucundan diğer ucuna aynı manzarayı görüyoruz: robotlaşmış insanlar. Hayatlar birbirinin kopyası gibi akıyor. Haftanın beş, çoğu zaman altı günü… Sabah sekiz, akşam beş. Dakik olmak zorunda, yetişmek zorunda, koşmak zorunda. Her sabah tıklım tıklım ulaşım araçları, omuz omuza ama ruhlar birbirine kilometrelerce uzak. Sabahın daha ilk dakikalarında yüzler asık. İnsanlar sanki bir asker disiplininde, sorgusuz sualsiz işlerine doğru yola çıkıyor. Ne için? Günün sonunda alınacak geçici bir ücret için. Oysa dünya geçici, insan geçici, hayat geçici… Ama buna rağmen kalıcıymış gibi bir yorgunluğun içinde debeleniyoruz. Hayata bakmıyoruz artık. Sorgulamıyoruz. Yaşıyoruz demek bile zor; daha çok “işliyoruz.” Robot gibi. Aynı saatler, aynı yollar, aynı yüzler. Sonra dönüp “Neden bu kadar gerginiz? Neden bu kadar mutsuzuz?” diye soruyoruz. Cevap aslında baktığımız yerde gizli. En son ne zaman doğaya baktık? Yeşile, gökyüzüne, bir ağacın gölgesine… Şimdi her gün baktığımız şeyler betonlaşmış şehirler, çarpık kentleşme, trafik ve izdiham. Estetiği olmayan binalar, ruhsuz mimariler, renkleri solmuş sokaklar… Göz zevkini kaybeden şehirlerde, insanın hayat zevkini kaybetmesi tesadüf mü? “Hayattan zevk almıyoruz” diyoruz. Nasıl alalım? Renk yok, ahenk yok, estetik yok. Suratlara bakıyorsun, basık ifadeler. Herkes gergin, herkes birbirine çarpmaya hazır. Çünkü herkes aynı sıkışmışlığın içinde. Sabahın köründe kalkıp, istemediği bir hayat için, istemediği bir işte, robot gibi çalışan milyonlar var. Ve biz buna “normal hayat” diyoruz. Belki de sorun hayatın kendisi değil; Hayatı yaşama biçimimiz. Belki de betonlaşan sadece şehirler değil, İnsanların iç dünyası. Ve asıl korkutucu olan şu: Bu düzen bize garip gelmiyorsa, İşte o zaman gerçekten robotlaşmışız
Yılbaşı meselesi
Yılbaşı meselesi Müslümanız, yılbaşına niye bu kadar önem gösteriyoruz?” sorusu yüzeyde dursa da, cevabı insanın en dip yerine dokunur. Çünkü bugün birçok insan yılbaşını ne Hristiyan bayramı olduğu için kutluyor, ne de yeni bir yıl başladığı için. İnanalım ya da inanmayalım, mesele takvim değil; boşluk. İnsan, yaratılışı gereği ruhunu doyurmak ister. Bu doyma ihtiyacı bastırılamaz. Sadece yön değiştirir. Bugün yılbaşı kutlanıyorsa, bilin ki yarın başka bir gün bulunur. Başka bir parti, başka bir eğlence, başka bir kalabalık… Çünkü insan, yalnız kalınca kendi sesiyle baş edemiyor. İzmirin kalabalığından geriye kalan o büyük boşluk var ya… İşte insanlar en çok oraya aç. Gürültüyle, ışıkla, müzikle o boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Daha doğrusu doldurduklarını sanıyorlar. Oysa yapılan şey çoğu zaman doyurmak değil, uyuşturmak. Bazı sesleri bastırmak. Kafanın içindeki soruları susturmak. Kalbin “burada bir eksik var” deyişini bir süreliğine boğmak. Ama ruh susturulmaz. Sadece ertelenir. Müslüman için mesele yılın değişmesi değil; ömrün eksilmesidir. Takvim yaprakları değil, bize verilen vakit azalır. Ve her eksilen gün, “Ben neyi büyüttüm, neyi ihmal ettim?” sorusunu biraz daha ağırlaştırır. Bizim bayramlarımız kalabalıkla değil, mana ile anlam kazanır.
Kar
İnsanlar birbirini neden bu kadar kolay yargılıyor? Kar yağıyor… Kimi camdan izliyor, kimi sokağa çıkıyor, kimi de bir kare paylaşıyor. Hemen ardından aynı cümleler: “Görgüsüzlük”, “Her şeyi story atıyorlar”, “Bunu da mı paylaştın?” Oysa durup düşünsek; kar yılda kaç kez yağıyor ki? Belki bir, belki iki… İnsan da nadir olanı paylaşmak istiyor. Çünkü paylaşım dediğin şey, insanın sevindiği anı çoğaltma isteğidir. Evet, bugün story kültürüne mesafeli olanlar olabilir. Hatta ben de eskisi kadar paylaşmayanlardanım. Ama paylaşanları da yadırgamıyorum. Çünkü hikâyenin özü gösteriş değil; “Bak, ben mutlu oldum” deme ihtiyacıdır. Kar yağmışsa, çocukluk uyanmışsa, iç ısınmışsa… bunu paylaşmak neden bu kadar battı ki? Belki sorun karı paylaşanlarda değil, sevinci küçümseyen bakışlardadır. Ve belki de en büyük eksiklik, başkasının mutlu anına tahammül edememektir. BT
Reklam