Çoğumuz babamız henüz yaşıyorken, onun yüzüne bir kez bile dikkatle bakmamışızdır. Baba sözcüğünü kullanmaya başladığımız günden itibaren, süreklilik arz eden bir alışkanlık haline gelmiştir ve bu davranışımız ile; yıllarca babamızdan değil de, sanki bir zorunluluktan söz ede gelmişizdir hep.Yoksulluğun ağır yükü altında ve doğası gereği babam, her seferinde bize biraz uzak, biraz da yabancı birisi gibi olmuştu hep. Her gün yırtık, yamalı ceketini giydirip, boya sandığını eline verip sokaklara saldığımız o ‘çilekeş yolcu’nun, zamanın tozlu yaprakları ile birlikte, an be an, nasıl da eriyip gittiğini fark edemeyişimi düşünüyorum, duvara özenle yerleştirdiğim resmine baktıkça.Oysa belleğimi zorlayıp, son zamanlarındaki ikili ilişkilerimizi anımsamaya çalıştığımda, bu gün Atatürk ile yan yana fotoğrafını koyduğum o büyük insanın bana yönelik tüm yaklaşımlarında, felsefi bir boyut olduğunu düşünüyorum. Onun, elimin altından yavaş yavaş kayıp gittiğini fark edemeyişime de hayıflanıyorum.Ah babam; ilkin ve hep onun saçları ağarır, hep o öksürürdü sürekli. Sofrada önüne konan hiçbir şeye hayır demeyen Çelebi'liğini özlüyorum. Özlüyorum, tüm özelliklerini ve güzelliklerini, ancak nafile bir dileyiş bu, sen hakka yürümüş olduktan sonra.Biraz dikkat kesilenler bilirler ki babalarımız, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren, kederli göçmenidir evlerimizin. An gelir, gözaltlarındaki o yıllanmışlığın göstergesi olan torbaların ağzını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. Ve an gelir, o iki bağcık da hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kasketinin altını terk eder diye hiç düşünemediğime de hayıflanıyorum, duvardaki resmine her baktığımda ve daha çok da köye