Bunca yıl nasıl hapse düşmediğimi bilmiyorum, ama şundan eminim: Benim için hapiste geçirilen zaman bütün masrafları karşılanmış bir tatil olurdu. Hayatta damarlarını temizlemeyi sadece içeride başarabildiklerini söyleyen birçok insan tanıdım.
Ölüler bizi hayranlıkla ama tamamen uzaktan gözler. Çoğu dünyevi meselelerle ilgilenmez; sanıyorum biz ilgilendiğimiz için, her şeye önem verdiğimizi için acırlar, üzülürler bize. Her şeyi sanki bir camın arkasından, artık kaybedecek bir şeyi olmayan ve hiçbir şeye, zamana bile itiraz etmeyen birinin bakış açısından görürler.
Zihnin artık duyularla, haz peşinde koşmakla, acıdan ve nefretten kaçınmakla meşgul olmadığında bir boşluk oluşur ve gölgelerle, bilincin kumsallarına vuran sağduyu kırıntılarından oluşan hayal ürünleriyle dolmaya başlar. Hafıza tekler, insan o güne kadar ki hayatının tamamını kemiren bir unutuş sarmalı tarafından yutulur, ama beynin çalışmaya devam eden bir bölümü gömülmüş, uyuşmuş olan her şeyi geri dönüştürerek gündelik hayattan ayırt edilemeyen kesintisiz bir düşlem haline getirir. Gerçeklik rüyaların tuhaf dokusuna bürünür, sonunda insanın hayatıyla ilgili anıları tıpkı rüyaların anıları gibi muğlak, abes ve kopuk olur.
Yaşayanların dünyasıyla ölülerin dünyası arasında orta yerdesin; her iki taraftakiler de senden uzak duruyor. Öteki tarafa gidip gelme yolculuğunun bedeli bu, ama öbür tarafta bulduğun huzur için her bedeli ödemeye razı haldesin. Bağımlı olduğun şey madde değil, o huzur. O huzuru tekrar bulmak her şeyin amacı. Öldüğünde o yeri bulacağını biliyor, bunun için uğraşıyorsun. Başka şansın yok.