Bazen, gidemezsiniz. İçinizdeki aşk öyle büyüktür ki, kalırsınız. Brokeback Dağı’ndaki “Keşke seni nasıl bırakabileceğimi bilseydim” sözü işte tam da bu noktada anlam kazanmakta
iki manyak insanın aşkı üzerine kurulmuş kitap. emily bronte'nin gencecik yaşında nasıl böylesine derin karakterler yaratabildiğine şaştığım kitap.
ilk defa ingilizce ardından türkçe okuyup çok etkilendiğim, seneler sonra okurken hissettiğim duygunun korku gibi bir şey olduğu kitap. lanet olsun hitklif ve keti denen o iki manyağa, zavallıcıklar hareton ve linton dediğim kitap.
Sabahattin Ali’nin kült kitabı Kürk Mantolu Madonna’nın Maria Puder’ine göre aşkın tanımı: “Benim beklediğim aşk başka!” dedi. “O, bütün mantıkların dışında tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!”
O kadar net bir tanımı var ki aşkın bu kitapta, üzerine ek bir cümle söylenmiyor: “Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarıda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir.”
“Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum, şu senle ben arasındaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bizimki. Aşk onun içinde sadece bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum ve senin için her şeyim. Beni seviyorsun ve benim için her şeysin. Bir insan için şu kısa hayatta bundan daha büyük ne olabilir ki. Acaba Mecnun Leyla’yı elde edip onunla evlenseydi, Ferhat Şirin’e kavuşsaydı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bizim birbirimize olduğumuz gibi tutkun olabilir miydi? Yangın olabilir miydi? Sen ne dersin buna?”