Kırmızı Pazartesi, tıpkı kitabın ön kapağında denildiği gibi, işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü… Bu kitap için sanırım bundan daha iyi bir tanımlama yapılamazdı.
Kitaba konu olan ve yazarın kendi çocukluğunu geçirdiği Kolombiya’da yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenerek yazıldığı söylenilen bu talihsiz hikaye, aslında Türkiye’ye ve Türk okuyucusuna hiç de yabancı olmayan bir trajediyi anlatıyor: Namus cinayeti.
Kitabın başkahramanı, Santiago Nasar, küçük bir kasabada kibirliliği ve yakışıklılığıyla ün yapmış yirmi bir yaşında bir delikanlı. Başka bir ifadeyle, öldürüleceğini daha kitabın ilk cümlesinde öğrendiğimiz ama gerçekten suçlu olup olmadığına kitap boyunca kanaat getiremediğimiz bir “kader mahkumu”.
Kitap, Santiago Nasar’ın öldürülmesinden birkaç saat önce başlayıp, birkaç dakika sonrasında sona eriyor. Aralarda ise hem cinayete zemin hazırlamış olaylara dair geri dönüşler hem de olaydan sonra kitaptaki yan figürlerin hayatlarının nasıl geliştiğine dair ifadeler yer alıyor.
Kırmızı Pazartesi romanında dikkat çeken en önemli nokta, kitabın, cinayete neden olan Santiago Nasar - Angela Vicario ilişkisine hiç değinmeden –hatta bunun varlığı üzerine okuyucunun kuşkuya düşmesini sağlayarak- bu temele dayanan bir cinayeti anlatması. Kısaca, yazarın yapmak istediği şey, anlatılacak olaya bağlı olarak okuyucunun kafasında oluşacak suçlu-suçsuz gibi karakter etiketlemelerden sıyrılarak namus cinayeti kavramına hem olayın taraflarının hem de toplumun diğer bireylerinin bakış açısının ne olduğu göstermek.
Bu açıdan bakınca, yazar bir toplumda yer alan hemen hemen her birey figürünün bir kopyasını kitaba yansıtmış gibi duruyor. Öyle ki, okurken bazı karakterlere çok kızarken diğerlerini takdir ediyorsunuz. Zaten Kırmızı Pazartesi romanının Nobel ödülü
Kırmızı PazartesiGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202595,5bin okunma
Ancak cinayeti engelleyebilmek için bir şeyler yapabilecekken yapmayanların çoğu, namus sorunlarının ancak faciada rol almış kişilerin erişebildiği kutsal alanlar olduğu bahanesiyle kendilerini avutmuşlardı.