Cennetin Doğusu ndan sonra o kadar basit geldi ki, vasat bir amerikan filmi izliyomuş gibi hissettim. Anlatımı basit buldum, derinlik yoktu, kattığı bir şey olduğunu da söyleyemem.
Çerezlik bir roman.
Bu kitabı öyle bir ilgiyle okudum ki, kendi kökenlerimi merak etmeye başladım. “Keşke benim de dedemin dedesinin kuşağından itibaren yaşadıklarını okuyabilme fırsatım olsaydı,” diye düşündüm sık sık. Kitabın derin anlatımı, sadece karakterlerin değil, okuyucunun da kendi geçmişiyle bağ kurmasını sağlıyor.
Adam ve Charles’ın çatışması, bana Habil ile Kabil'in kavgasını hatırlattı. Sanki bazı insanlar doğuştan karanlık bir mayayla geliyor ve ne anne ne baba bu kaderi değiştirebiliyor. Cathy’nin yangın çıkardığı bölümleri nefesimi tutarak okudum. Babasının kırbacından sonra anne babasını öldüreceğini hissetmiştim zaten; o sahnenin nasıl gerçekleştiğini görmek için sayfaları hızlıca çevirdim, birkaç sayfa ileri bile gittim ama sonra hemen geri dönüp sindire sindire okumaya devam ettim.
Cathy sevgiyle büyümüş, iyi bir eğitim almıştı ama yaptıkları tamamen içsel bir kötülüğün ürünüydü. Dışsal hiçbir neden göremedim. Bu beni oldukça düşündürdü ve bir parça da umutsuzluğa itti. Böyle bir kızım olsaydı ne yapardım, nasıl baş ederdim diye çok sorguladım. Cathy gibi senelerce yalan söyleyen, insanları ustaca manipüle eden bir “kötü”nün annesi olmak… Kimsenin başına gelmesini istemeyeceği bir durum. Okurken bir an “çok şükür böyle bir kızım yok” dedim, ama sonra bu cümlemden utandım. Aklıma bir dönem medyada sıkça konuşulan bir olay geldi: Bağcılar’da bir genç annesinin başını kesip balkondan atmıştı. O zamanlar bu çocuğun sevgisiz büyüdüğünü sanmıştım ama Cathy’nin hikâyesinden sonra artık emin değilim.
Adam’ın çiftliğini kurma süreci, en çok etkilendiğim bölümlerden biriydi. Şu an hayatımızda olan birçok şeyin –kanalizasyon, yol, telefon, su, tuvalet gibi temel ihtiyaçların– bir zamanlar büyük bir lüks olduğunu okumak şaşkınlık vericiydi. O dönemde evinde tuvaleti olan