"Tüm beylere adaletle davranıp, halklarına servet dağıttın. Fakir fukara, garip gurebanın gönüllerini alarak, İsfahan tarafından konulmuş vergileri ilga ettin. Onca felakete rağmen, tarım alanlarını süratle temizletip ekime açtırdın. Haçlı ve Fatımi tehlikelerini açık açık anlatan alimler çıkardın ve aşırı gidip devletle uğraşmayan her inanç ve millete şefkat ve ihsan ile muamele ettin.
"Bunlarla yetinmedin, şöyle bir dönemde bile sanatçı ve zanaatkarları öz bütçenden destekledin. Nizamiye Medreselerindeki eğitim ve öğretim aksamasın diye Berkyaruk ve Muhammed Tapar kardeşleri defalarca ikaz etme olgunluğunu gösterdin. Dahası alimlere, casus olma ihtimallerini dahi göz ardı ederek hudutlardan geçiş ve seyahat özgürlüğü tanıdın. Senin, bunca zamandır onmaz iç kavgalarla halkını perişan etmiş bir idareden yönetimi devralmak hakkındır ağabey. Buna direnenler ise, kılıcımızdan kaçamayacaklardır. Ya tek devlet ya ölüm!"
Çocuk muydum gerçekten de hâlâ?.. Geçtiğimiz, bu yağmur gibi hüzünlü, kaya kovuklarından uçurumlara sarkmış cılız ağaçlar kadar tedirgin günler, benim de mi kafamı karıştırıyordu?.. Bu korkunç süreci ne kadar başarıyla idare edebiliyorduk gerçekte?
Küçücük çocukların etleri... Bilhassa soylular bundan bir türlü vazgeçemiyorlar. O özel tarifleri olan aşçıları Çin'den kimler bulup da getirmiş?.. Üstelik Çinlilerin anlattıklarına göre, Müslüman bir çocuk, henüz canlıyken, korkutulur ve dövülürse, bedenlerinin... Bedenlerinin kimi yerlerinin etinin daha da tatlanacağını işitmeyen kalmadı... Bu nasıl kutsal bir sefer Yüzbaşı? Biz nelere bulaştık böyle?..