-ne cep karıştırmak,
ne de çöp karıştırmak istiyoruz biz.
.
attığınız üç beş kuruşu alıp vicdanları rahatlatmak yerine,
balık tutmayı öğretmenizdir tek istediğimiz.-
paslı bir tren garının unutulmuş anonsuyum ben
rayların arasında sıkışmış eski bir yaz akşamı
çocukluğumun cebinde gazoz kapağı sesleri
ve annemin balkonundan sarkan fesleğen kokusu
şehir dediğin biraz egzoz biraz yalnızlık
biraz da yağmurdan sonra parlayan asfalt değil mi
hangi sokağa çıksam yüzüme kapanıyor çocukluk
hangi sokağın adını değiştirseler adresini kaybediyor çocukluğum
hangi vitrinde dursam içeri giremiyor kalbim
bir adam tanıdım
kravatını düğümlerken boğazına yıllar dolanıyordu
sabah sekiz vapurunda çay içip ülke kurtarırdı
akşam olunca eve bir poşet ekmek ve yorgunluk
oğlu bilgisayar başında başka bir kıtaya göçmüş
kızı aynalarda filtre arıyordu yüzüne
aynı evde dört ayrı yalnızlık büyütüyorlardı
aynı mutfaktan beslenip ayrı uçurumlardan düşüyorlardı
akıllı ekranlar açık
kimsenin birbirine sesi yoktu
kimsenin kimseye dokunuşu yoktu
eskiden mahalleler vardı
kapı önü sandalyeleri
çekirdek kabukları
ikindiden akşama uzayan dedikodular
bir kadın bir tabak dolma götürürdü komşuya
bir çocuk düşüp dizini yaralasa
tüm sokağın canı yanardı
kimsenin zili korku gibi çalmazdı
Uykusuzluk modern çağın en yaygın ibadeti olmuş. Gece üçte mavi ışık vuruyor suratlara. Parmaklar ekrana sürtünmekten yorulmuş ama. Uzun zamandır kimsenin kalbine dokunamamaktan muzdarip.
Önce şaşırdım.
Bir gencin gözlerindeki yorgunluğa. Bir annenin sabrına. Bir babanın suskun gururuna. Bir çocuğun ekran ışığında büyüyen yüzüne. Gecenin üçünde hâlâ ışık hızında kaydırabildiği parmaklarına. Şaşırdım. İçimde bir şey itiraz etti. Ekran kararmasının, bir mesajın gönderilmeden silinmesinin, şifrenin unutulmasının ölüm olduğu anlamsız geldi bana. Şaşırdım.
Sonra.
Kablo nehirlerinde yüzdüm. AVM kapılarının sabrını ölçtüm. Şehrin beton ormanında bir ağacın betonu delip çıkmasının ne anlama geldiğini düşündüm. İçinde internet yerine sabır olan bir taşı avuçladım. Ve sustum.
Sonra yine sustum.
Günlerce, haftalarca, hatta yıllarca. İçime attım her şeyi. Sadece izledim. “Sorun yok”ları giydim üzerime. “Herkes böyle”lerle düzelttim saçlarımı. Yüzüme “normaldir” sürdüm.
Ve sustum.
Metro istasyonlarında uzun uzun. Kalabalık meydanlarda. Kafelerin loş köşelerinde. Sokak başlarında,
her biri yorgun birer nöbetçi edasıyla sarı sabır gibi yanan sokak lambalarının ışığında. Bilgisayarların başında. Sustum. Gürültünün konuşmak olmadığını. Sessizliğin yardım çığlığı olduğunu anladım.
Sessizlik. Bazen korunaklı bir sığınaktır. Bir kale gibi. Sakinlik, dalgasız bir deniz. Rüzgarsız bir bozkır. Suskunluk ise dipsiz bir okyanus. İnsan o okyanusta kendi gerçeğini keşfeder. Keşfettim.
Teknolojiden bunaldım.
Duygu fukarası tuşlara basmaktan yoruldum. Ellerini nereye koyacağını bilmeyen bir robota dönüştüm. Ellerimi düşüncelerime verip yonttum içimdeki şüpheleri. Ve en büyük yalnızlığın kalabalık ağlarda kaybolmak olduğunu öğrendim.
İnsanın bin kişiyle konuşup kimseye ulaşamadığını da.