Küçücük çocuğum. Siz deyin 5 ben diyeyim 7 yaşında. Ninem var rahmetli. Ocağın başına oturmuşuz. Ocak dediğimiz şimdiki şöminenin ilkeli. Odunumuzu , çırpımızı yazdan yüklüğe doldurmuşuz. Vakit akşam. Elektrik yakılmaz. Ateşin aydınlığında oturulur. Bir yandan ateş harlarken diğer yandan ninem anlatır. “ Beni dedene 15 yaşında everdiler. Dedene varmadan, deden avludan öküzleri çıkarırdı. Ben karşıdan ona el sallardım. O da şapkasını çıkarıp onu sallardı.” Kendi babasını anlatırdı, atasını sonra amcalarımın babamın küçüklüğünü, gençliğini…
Avluda gezinirken komşu nineler uzaktan el eder çağırırlardı. Komşu nine dediysem hakkaten nine akrabamız hep. Evde ne varsa şeker çikolata yedirirler, kendi torunları gibi severler de. Onlarda “Aynı dedensin kuzum sen, aynı İbram amcam,” diyerekten lafa başlarlar, “ Senin deden çok çalışkan adamdı, tütün ekerlerdi dönüm dönüm, onları oturur dizer sonra da asarlardı. Bas bas bağırır ortalığı inletirdi. Bağırması öfkeden değildi emme, onun yapısı öledi.” Sonra kendi kocalarına geçerlerdi, “ Benim Selattin hayırsız çıktı, bi gide eve 2-3 sene sona gelirdi. Bi seferde gebe kaldım da Süreya yı kocaman oğlanken aldı kucağına. Neymiş altın bulcakmış. Ömrünü tüketti dağ bayır geze geze”.
İşte benim çocukluğum böyle atamı, dedemi, babamın çocukluklarını dinlemek ile geçti. Neredeyse hiçbirini görmedim, bilmedim. Hep hayran oldum. Fotoğraflarını dahi görmedim. Nasıl adamlardı neye benziyorlardı? Dedemin bir tanecik fotoğrafı vardı, bir de büyük dedemin kara kalem portresi. Onlarda kayboldu gitti sonra. Alıp da saklamadığım hep içimde ukdedir.
Sizin de vardı elbet böyle atanızı dedenizi anlatan büyükleriniz? Belki siz de benim gibi onları dinleye dinleye büyümüşsünüzdür, hayran olmuşsunuzdur? Benden şanssız olanlarınız da şanslı olanlarınız