Sabahın köründen geceye kadar fillerden, piyonlardan, kalelerden, şahlardan, a dan, b den, c den, mattan ve roktan başka bir şey düşünemez olmuştum, bütün varlığımla ve duygularımla o karelerden oluşma satranç tahtasının içine hapsolmuştum.
Eskiden jelatin gibi ve herhangi bir biçimden yoksun olarak uzadıkça uzayan günlerim artık dolmuştu, yorgun düşmeksizin sürekli meşguldüm , çünkü satranç oyununun tinsel enerjileri dar sınırlarla çevrili bir alana sürgün ederek, en zorlayıcı düşünme edimlerinden bile beyni bitkin düşürecek yerde onun ataklığını ve gerilim gücünü daha da yükseltmek gibi mucizevi bir üstünlüğü vardı.
a1, a2, c7 ve c8 gibi işaretleri, alnımın arkasında görsel plastik konumlara dönüşmüştü. Dönüşüm, tam anlamıyla başlatılmıştı: Satranç tahtasını taşlarıyla birlikte iç dünyama yansıtmıştım ce tıpkı deneyimli bir müzisyenin bütün sesleri ve bunların birlikteliģini duyabilmesi için sadece notalara bakmasının yeterli olması gibi bende yalnızca formüllerin yardımıyla belli bir konumu kuşbakışı görebiliyordum.