Kitap, herşeyden önce çok küçük puntolarla basılmış olmalıydı, pek çok harf içermeliydi, çok, ama çok fazla sayıda incecik sayfaları bulunmalıydı, böyle olmalıydı ki, daha uzun zaman okuyabileyim.
Pardösülerden birinin yan cebinin biraz şişkin olduğunu keşfetmiştim. Yaklaştım ve şişkinliğin dikdörtgen biçiminden bu biraz şişmiş olan cepte ne taşındığını anlar gibi oldum: bir kitaptı! Dizlerim titremeye başladı: bir KİTAP! Dört ay boyunca elime tek bir kitap almamıştım ve bir kitabı, insanın birbirine eklenmiş kelimeleri, satırları, sayfaları, görebileceği, farklı, yeni, yabancı, dikkati başka yerlere yönlendirici düşünceleri okuyabileceği, izleyebileceği, beynine alabileceği bir kitabı sadece kafam da canlandırmanin bile aynı zamanda hem heyecanlandırıcı hem de uyuşturucu bir etkisi vardı. Gözlerin hipnotize olmuşçasına o cepteki kitabın biçimlendiği küçük kabarıklığa takılı kalmışlardı, o pek dikkat çekmeyen noktayı sanki pardösüde bir delik açmak istiyormuşçasına yakmaktaydılar.. Bir kitaba kumaşın arkasından ellerimle en azından dokunabilmenin düşüncesi bile parmaklarımdaki sinirleri tırnaklara kadar yakıp tutuşturmuştu.
Kendi benimin çevresinde ve dahası bedenimde mutlak anlamda hiçlik inşa edilmişti. Elimden her şey alınmıştı, zamanı bilmeyeyim diye saat, bir şey yazamiyim diye kurşunkalem, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçak alınmıştı; hatta bir sigara gibi en küçük bir kendini uyuşturma aracı bile yasaklanmıştı.
Bize hiç bir şey yapmadılar sadece bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiç-bir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.