Parfümcü demek yarı yarıya, mucizeler yaratan bir simyacı demekti, böyle istiyordu insanlar ne ala ! Sanatının öteki zanaatlar gibi bir zanaat olduğunu yalnızca kendisi biliyordu, bu da onun kıvanç kaynağıydı. Mucit olmayı zaten istemiyordu ki. İcatlara büyük kuşkuyla bakardı, çünkü her icat, bir kuralın bozulması anlamına gelirdi.
Grenouille bu güzel kokuları , gündelik kokuları olduğu gibi merakla ama özel bir hayranlık duymadan karşılıyordu. Gerçi parfümün amacının baş döndürücü , çekici bir etki yapmak olduğunu anlamış, içlerindeki tek tek esansların niteliklerini de öğrenmişti. Ama bu parfümler ona bütün olarak çok kaba, hantal, beste gibi olmaktan çok çorba gibi geliyordu; ayrıca elinde aynı temel maddeler olsa bambaşka güzel kokular yapabileceğini de biliyordu.
Denizin kokusu öyle hoşuna gitti ki, onu günün birinde saf ve katışıksız olarak ve içinde boğulabileceği kadar çok ele geçirmeyi diledi. Sonraları, anlatılanlardan denizin ne kadar büyük olduğunu, üzerinde, karayı görmeden günlerce gemiyle dolaşabileceğini öğrendiğinde, öyle bir gemide, en ön direğin en tepesindeki gözetleme yerinde oturup denizin, aslında koku da değil, bir soluk bir soluk veriş , bütün kokuların bitişi olan sonsuz kokusunun içinden uçar gibi geçmek, bu solukta zevkten eriyip dağılmak düşü, en sevdiği şey oldu .