Patrick Süskind

Patrick Süskind

Yazar
8.2/10
4.647 Kişi
·
14,8bin
Okunma
·
500
Beğeni
·
11,9bin
Gösterim
Adı:
Patrick Süskind
Unvan:
Alman, Roman, Senaryo ve Radyo Oyunu Yazarı
Doğum:
Germany, 26 Mart 1949
Patrick Süskind (d. 26 Mart 1949 - ), Alman, roman, senaryo ve radyo oyunu yazarı.

Hayatı
Almanya'nın Bavyera eyaleti sınırları içinde kalan Münih'in 30 km güneyindeki Starnberger Gölü kıyısında, Ambach'ta dünyaya geldi. Babası Wilhelm Emanuel Süskind de bir yazardı.

Patrick Süskind, lise olgunluk sınavının ardından sivil olarak askerlik hizmetini yerine getirdikten sonra 1968-1974 yılları arasında, yine babası gibi, üniversitede tarih eğitimi aldı. Münih Üniversitesi'nde ortaçağ ve modern çağ tarihi öğrenimi gördü. Tarih eğitimini Magister bitirme sınavı ile tamamladı. Üniversite yıllarında düzyazılar ve senaryolar yazmaya başladı, ancak bunlar bügüne kadar hiç yayınlanmadı.

Üniversite eğitiminin ardından gittiği Fransa Aix-en Provence'de Fransızcaya ve Fransız kültürüne ilişkin bilgisini arttırdı.

Patrick Süskind, babası gibi, serbest yazar olarak çalişmakta, yazı işleri ve düzeltmenlik yapmakta, roman, kısa hikâyeler ve televizyon senaryoları yazmaktadır.

Eserleri
Süskind'in kitapları yirmiden fazla dile çevrilmiştir, ve birçok kez sinema ve televizyona uyarlanmıştır. Yine kendisinin elinden çıkan kısa ve alaycı bir biyografisinin dişında hakkında pek az bilgi vardır. İnsan içine çıkmaktan hoşlanmayan Patrick Süskind, Münih, Paris ve güney Fransa'da Montolieu'da yaşamaktadır. Süskind, kendisine verilen edebiyat ödüllerini dahi almamakta ve reddetmektedir.

Patrick Süskind, 1981 tarihli bir monolog olan "Der Kontrabass" (Kontrabas) adlı oyununun Münih Cuvilliee tiyatrosunda sahneye konulması ile meslek hayatının ilk büyük çıkışını yaşadı. "Der Kontrabass" 1985 yılında Tevfik Turan tarafından dilimize çevrildi ve Can Yayınları tarafından yayınlandı.
1985 tarihli "Das Parfum" adlı ilk romanı ile Süskind dünya çapında şöhrete kavuştu ve Almanca konuşulan ülkeler İsviçre, Avusturya ve Almanya'nın en önemli çağdaş yazarlarından biri oldu. "Das Parfum" 1987 yılında "Koku" adıyla Tevfik Turan tarafından dilimize çevrilerek Can Yayınları tarafından yayınlandı. "Das Parfum" bir "çok satan" olduğu gibi aynı zamanda yazarı henüz hayatta olmasına rağmen klasikleşerek "uzun satanlar" arasındaki yerini de aldı. 100 bin adet olarak basılan "Das Parfum"'ün ilk Almanca baskısı birkaç hafta içerisinde tükendi ve roman tam dokuz yıl boyunca Almanya'nın önemli dergilerinden biri olan Der Spiegel'in çok satanlar listesinde yer aldı. Bugüne kadar 33 ayrı dile çevrilen "Das Parfum" tüm dünyada tam sekiz milyon adet satılmıştır. Yine Alman yönetmen Tom Tykwer tarafından sinemaya uyarlanarak 14 Eylül 2006 tarihinde Almanya'da gösterime girmiştir.
"İnsanlara güvenilmeyeceği, huzur içinde yaşayabilmenin ancak onları kendinden uzak tutmakla olabileceği sonucunu çıkardı."
Patrick Süskind
Sayfa 11 - Can Yayınları
"Her ne kadar evliliğin nasıl bir şey olduğunu ancak pek kaba çizgileriyle tasarlayabiliyor idiyse de, özlediği tek şey olan o tekdüze dinginliğe, olaysızlığa sonunda bu yoldan kavuşabileceğini umuyordu ya."
Patrick Süskind
Sayfa 21 - Can Yayınları
Sonra da sevgili kokusunun sonsuza kadar bir daha geri getirilemez biçimde uçup gittiğini gördü... Yavaş yavaş can çekişerek ölmeye benzer bir şey...
Patrick Süskind
Sayfa 202 - Grenouille
İnsanın felâketi, sessizce odasında, ait olduğu yer olan odasında oturmak istememesinden gelir, der Pascal.
Patrick Süskind
Sayfa 59 - Can Yayınları(1987 basım)
264 syf.
·Beğendi·9/10 puan
"PRINGLES KUTUSUNA SPAGETTİ DOLDURAN BİR ANNE VE OĞLUNA YAŞATTIKLARININ BU KİTAP ÜZERİNE İZDÜŞÜMLERİ"

( Bu ne biçim başlık deme okumaya devam..kitabı kapağıyla incelemeyi başlığıyla yargılama =) )

Öncesinde kitaptan uyarlama olduğunu bilmeksizin izlemiştim filmini.. sonra sonra arkadaşımın dükkanında 2 kez üst-üste denk gelince alayım dedim .. hepimiz biliyoruz ki film ne kadar güzel olsa da ( ki gerçekten söz konusu filmin aurası yeter!) kitabın maximum %60 'ını veriyor bizlere .. kitabı okumadan önce hafif bir ar- ge yapınca sağda solda okuduğum kritiklerde kitabın içinde çok fazla "koku" kelimesi ve tanımı geçtiğini duyunca hafif işkillenmedim de değil açıkcası..ama sonuç benim açımdan bu kez ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR gibi olmadı.."hacı muratın" yüzü güldü =) ( "bu ne lan şimdi ?" diyenler ilgili kritiğime bakınız)



Spoiler yok annem... sen rahat oku !! =)

Öncelikle kitabın geçtiği dönemler hakkında kısa bir durum değerlendirmesiyle bu seferki girizgahımızı yapalım.. kıta avrupasının o dönemki (1700lerin ikinci yarısı civarı) Fransa'sında feodal yapıların bardaktan KAN portakallı yedigünü pipetle çeker gibi milletin kanını hüpürdettiği dönemler ..açlık , sefalet ve fakirlik Fransa genelinde turnedeler.. gene düşük yüzdeli zenginler - yüksek miktarda mal mülk sahipliği ve yüksek yüzdeyle sefaletten yokolan, başarısız olunca ciğeri akordeon körüğüne dönmesine rağmen blok flütü ısrarla BURNU ile çalmaya kalkıp telef olan, ciğeri sönmüş bir halkta karşı cenapta. bu sefaletin ve zor yaşam şartlarının arasında kahramanımız dünyaya geliyor ve "bir şekilde" de inanılmaz bir yeteneğe sahip oluyor doğar doğmaz: KOKU ALMAK! aklınıza gelebilecek her nesnenin kokusunu alabilen , hatta havadaki kokuları ayırt edip tanımlamasını yapacak kadar da bu yeteneğe vakıf oluyor ilerde .. durum böyle olunca , nasıl ki Japonya'yı "honda mazda suzuki - kızları öyle kuzu ki!" kıvamında bir sığlıkla anlatamıyorsak ( e bunun OSAKASI VAR MİYAGİSİ VAR! ), yazarımız da elemanı bize tanıtırken bol bol koku tanımlarını kullanıyor kitapta.. sonuçta insanları görmeden kilometrelerce uzaktan kokularını alıp cinsiyetine kadar seçebilen bir psikopat söz konusu.. ha bu iyi mi olmuş derseniz? bence şukela !! psikopat diyorum çünkü elemanın bağlı olduğu bir ahlak anlayısı KESİNLİKLE yok.. kahramanımızı çocukluğunda yanında çalıştıran işverenleri "acıyı bal eyledik" felsefesini kendisine jiletli lolipop ve siyanürlü bonibonla sunduklarından ,kimyası da iyiden iyiye değişiyor zor çalışma şartlarıyla..karşısına çıkan aç gözlü ve kötü niyetli şahıslarla da cumhuriyet altını gibi parıldayan bir kötülük güneşine dönüşüyor.. olaylar olayları kovalıyor ta ki kendisiyle ilgili "gerçeğin" farkına varana kadar.. zaten ondan sonrasında da bizimki kirişi kırıyor .. KARISIYLA BERABER OY ATMAYA GİTTİKLERİ SANDIKTAN KENDİSİNE SADECE BİR, SAYIYLA "1" OY ÇIKTIĞINI ÖĞRENEN BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLİ KUDBETTİN BEY'İN YAŞADIĞI YIKIMI YAŞIYOR...aynen benim de biramı açıp daha öncesinde görüp gözüme kestirdiğim pringles kutusunun içinden spagetti çıktığını gördüğüm , beynimden vurulmuşa döndüğüm , süzme bal olup yerlere süzüldüğüm anki gibi..sonrasını anlatmıyorum söz verdim =) ama kitabın sonu da muhteşem .. onu da size "KuP-KuP Boy " mahlasıyla yazdığım güzel bir 4lükle sunuyorum .. Şair burda "çaresizlik" perdesini dahi aralayamıyor...taaa gerilerden uçurumlardan sesleniyor bizlere ..

Paris' ten çıkmadan bitiverdi ömrüm
Kezzaplı limonatayla doluverdi gönlüm
Bacardisi olmayan mojitoya döndüm
OLSAN İÇMEZ MİYDİN benim yerimde =(

- KuP-KuP BoY -


Bir başka "işsiz" yorumda daha görüşmek üzere...

Nedir lan bu spagetti tiribi diyenlere not :

https://i.kinja-img.com/...18ix63m56a7ztjpg.jpg

Fast-food ambalajlarını HUBUBATLA dolduranlara not : yapmayın etmeyin!! =(


Bunlar hep o şer odağı Derya Baykal'ın başının altından çıkıyor..
264 syf.
·Beğendi
Size kokunun beyinde Parietal lobun Area Gustatoriasında işlendiğinden yada Broddman'ın 43.alanında bulunduğundan bahsedersem hem anlamsız olur hem de buradan itibaren kimse okumaz.
O yüzden gelin de biraz, görmenin işitmenin ve de hissetmenin yanında yabana atılmış gibi duran ama aslında hakkıya hakkının verilmesi gereken bir duyudan - kokunun ta kendisinden- bir azıcık bahsedelim.

İlk aşkınızın kokusunu,taze biçilmiş çim kokusunu, kütüphane raflarında senelerce pişmiş sarı yapraklı kitap kokusunu, anneninizin siz daha fırının kapağının "cıs" olduğunu yeni anladığınız yaşlarda yaptığı kurabiyelerin o ağız sulandıran kokusunu, inekten yeni sağılmış daha az önce yukarıki komşudan cam kavanozda getirdiğiniz ve tencerede pişerken naifçe tüten dumanıyla kokular yayan sütün kokusunu yada altında saklambaç oynadığınız gece yanından geçmeye korktuğunuz heybetli incir ağacının kokusunu hala hatırlıyorsunuz değil mi? En azından ben hatırlıyorum. Çünkü duygularımızla, çocukluğumuzla ve bizi biz yapan şeylerle özdeşleştirdiğimiz yegane şey kokudur. Yıllar geçse de yüzleri, sesleri şekilleri unutsanız da bunları unutamamanızın sebebi de budur.

Huzurun, dinginliğin, rahatlığın kokusu da yabancılığın, kötülüğün kokusu da vardır içimizde. Ülkelerin, şehirlerin hatta ve hatta evlerin de birer kokusu vardır. Özellikle uzun vakit başka yerde kaldıktan sonra eve geldiğimizde 'kendi evimiz'e geldiğimizi hissettiren en gerçek bilgidir koku. Bu rayiha arasından tüm kokuları ayırt edebilen ana karakter üzerinden kokunun bizim için anlamına değinmesi açısından beynin en müthiş yeteneklerinden birine farklı bir bakış sağlıyor kitap.
İnsanın dünyayı zıtlarla algılaması prensibiyle ana karakterimiz de çok güzel bir koku duyuyor ve ne yapması gerektiğine ondan sonra karar veriyor. Peki zihninde yarattığı kokularla adeta cümle kurarak insanların gözünde Grenouille(Kurbağa) olmaktan kendini kurtarabilecek mi? Bunu öğrenmeyi size bırakıyorum.

Bazı kitaplar insanın dünyaya bakışını zenginleştirir, bu yolla da hayatını değiştirir derler, ben bu kitaptan sonra duyduğunuz kokulara bir daha aynı şekilde bakamayacağınıza eminim. İyi koklamalar, iyi de okumalar.
264 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
İNSAN, KOKU VE BÜTÜN MODERN HAYATIMIZ

Beş duyu. Görmek,Duymak,Konuşmak,Dokunmak ve Koklamak. Ne yani bilmiyor muyuz neyin tekrarı bu , evet biliyoruz her şeyi bildiğimiz gibi. Yeryüzünde söylenmedik söz kaldı mı ki hem?

Beyin öyle bir mekanizma ki, kokuyu sese, görüntüyü kokuya, sesi görüntüye, sözü kokuya, kokuyu görüntüye, dokunuşu kokuya, sesi kokuya, dokunuşu söze, işte böyle böyle çevirebiliyor hepsini birbirine.

Koku almada zorlanan biriyim, birkaç sene önce burun ameliyatı geçirdim ama pek faydası olmadı, hatta daha da zorlaştı bir bakıma koklamak. Bu nedenle bu kitap ismiyle çok ilgimi çekti. Koku hayatın anlamlarından biri. Kimileri az görüyor kimileri hiç. Kimileri az duyuyor kimileri hiç. Kimileri az konuşuyor kimileri hiç. Kimileri az kokluyor kimileri hiçe yakın. Neyse ki dokunmak hani ortak hepimizde, gerçi kimileri de az dokunuyor veya az hissediyor dokunduğunda.

Bu kitap , özelde koku meselesine odaklansa da aslında insanın varoluşuna ayna tutuyor. Hayatı, koklamak üzerine kurulu bir katilin, bir caninin hikayesi bu. Doğumundan itibaren farklı olan, ötelenmiş ve öteki olan, bahtsız bir adamın hikayesi bu.

Kimileri için koklamak hayata tutunmanın yolu, kimileri için görmek veya duymak. Kimileri için konuşmak. Ve hepimiz için de dokunmak..

Modern hayat, duyuları bizim için öncelik olmaktan çıkartıp insanı birer “birey” veya birer “hayvan” olmaya doğru sürüklüyor olabilir mi ?

Bütün kokuları alabilen müthiş bir burun sahibi olan katil, bir gün kendi kokusu olmadığını fark edince dünyası alt üst olur. Bizler de sürekli bir şeylerle temas ediyor ve duyu organlarımız yoluyla ilişki kuruyoruz hayatla. Peki biz yani kendimiz bu algılar dünyasının neresindeyiz? Kendi kokumuz var mı, ya da kendi şahsiyetimiz, ya da bunun ne önemi var ne kadar önemi var?

Kendi kokusu olmadığını anladığında bu adam, kendine bir koku edinmeye karar verir, çeşitli kokulardan adeta bir insan kokusu parfümü hazırlar ve sürünür. O andan itibaren artık öteki değildir, insanlar ona daha sıcak daha samimi davranmaya başlarlar. Bu kokuya sahip olma durumu aslında hepimizin toplumda bir yer edinme , bir var olma ve kabul görme meselesini anlatıyor olabilir mi?

Ve sonrasında kadınlarda bulur kokuların en güzelini kahramanımız. Onların kokusunu ele geçirmek ister , ama onları değil , sadece kokularını. Bunun için ise önce onları öldürmesi gerekmektedir. Sonra ise onların teninden yayılan kokuyu özel bir yöntemle elde ederek birkaç gramlık küçük şişelere sığdırmayı başarır. Ve yaşadığı şehrin en güzel genç kızlarından topladığı bu kokuları da birbirine karıştırarak bir “kokular kokusu” elde eder.

Artık bu kokuya karşı koyabilecek bir fani yoktur yeryüzünde. Katil ,bu kokuyu üzerine sürdüğünde artık katil değil bir melektir sanki , istemsiz bir şekilde bu olağanüstü kokuya doğru yönelir bütün insanlar.

Hikaye 300 yıl önceyi anlatıyor olsa da, yazarın günümüzde hayatta olduğu ve modern 20. Ve 21. yüzyıllarda yaşadığını göz önünde bulundurursak , nasıl bir modern çağ bağlantısını anlattığını daha iyi anlayabiliriz.

Bizler, yani kendi halinde yaşayan sıradan insanlar, modern hayatta popüler olanın peşinden sürüklenmiyor muyuz , en azından pek çoğumuz. Bir illüzyon mu bu? Televizyon, internet, sokak ve her şey bizi bu cazip kokuya doğru sürüklemiyor mu?

Çok kıymetli bir kitap bu, pek anlatamadım ve toparlayamadım sanırım. Okumanızı tavsiye ederim.
264 syf.
·9/10 puan
Merhabalar Koku kitabının ana karakteri olan Jean Baptiste Grenouille’nin dünya gözünü balıkçı tezgahının yanında açar annesi diğer çocuklarına da yaptığı gibi Jean Baptiste Grenouille’yi de bir yerlere bırakıp kaçmak isterken yakalanır.Jean Baptiste Grenouille’nin bebeklik çağından beri oradan oraya sürüklendiğini görüyoruz.Bebekken bile kimse istememiş onu çünkü girdiği ortamdalarda ürperti ve soğukluk hissettiriyormuş.Zaman içinde Jean Baptiste Grenouille kokulara karşı duyarlılığı olduğunu farkeder ve sonra parfümlerle ilgili püf noktaları öğrenmek ister.Balpini isminde ünlü parfümcü sayesinde kendini geliştirerek kızların kokuları çalarak kendine kurban etti ve böyle dünyanın en güzel kokusuna ulaşmıştı.Yaptıkları öğrenilince idam edilmek istenir ancak oradaki yaptığı kokuyu alınca onu melek görüp idamdan vazgeçmişler.Jean Baptiste Grenouille idamdan sonra ülkesinde şovuna devam edebilirdi ancak istemedi çünkü kendi kokusunu alamıyordu ve bunun için hiçbir şey yapmak istemiyordu.Daha sonra bulunan parfümleri kendi üzerine döküp dışarı çıkmıştır ve insanlar onu linç ederek öldürmüştür.
Keyifli Okumalar Dilerim
264 syf.
·Puan vermedi
#KOLONYA ALIN. LÜTFEN!!!!
Koku’nun hikayesi 18. Yüzyıl Fransa’sında geçmektedir. Jean Baptiste Grenouille kokulara karşı dayanılmaz şekilde zaafı olan bir adamdır. Kendine ait bir kokusu olmadığını fark ettiği gün dehşete kapılır. Bunu fark ettiği andan itibaren mükemmel kokuya ulaşabilmek için  insanların kokularını çalmaya hatta bunun için cinayetler işlemeye başlar.

“İşte burada bütün krallığın en pis kokan yerinde 17 Temmuz 1738 günü doğdu Jane –Baptiste Grenouille. Yine en sıcak günlerden biriydi. Sıcak, mezarlığın üstüne kurşun gibi çökmüş, çürük kavunların kokusuyla, yanmış boynuzu andıran, mezarlık havasından oluşan bir karışımı yan sokaklara doğru bastırıyordu. Grenoulle’nin annesi sancılar başladığında Rue aux Ferx’de bir balıkçı tezgahının başında oturmuş daha önce temizlediği ala balıkların pullarını kazımaktaydı. Balıklar sözüm ona o sabah Seine’den çıkmışlardı ama öyle kokuyorlardı ki, ceset kokusu bile duyulmuyordu.”

Fransa’nın en pis koktuğu dönemin içine doğar Grenouille ve bir bebek gibi kokmaz. Fakat olağanüstü yetenekli bir çocuktur. Kendi kokusu olmadığını fark etmesiyle beraber var olma mücadelesi de başlar. Aslında roman kişisel olarak kendini bulma ve bir tür var olabilme savaşıdır. Süskind, romanın bir yerinde Grenoulle aradığı kokuyu bulmak uğruna kendini iyice kaybettiği anların birinde şöyle bir cümle kurar: “Onu elde etmeliydi. Sırf Sahibi olmak için değil. Yüreğinin dinginliği aşkına.”

1979’da yayımlanan Koku bir adamın kendini bulma süreci değildir sadece. Tarihsel ve toplumsal bir eleştiridir aynı zamanda. Roman yayımlanır yayımlanmaz edebiyat listelerinin en üstüne yerleşir.
77 syf.
·Beğendi·9/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İŞSİZ İNCELEMELER SERİSİ PART. 28!!!

Gün içerisinde Trevanian - Katya'nın Yazı' nı bitirdikten sonra boş kalmayayım diyerek yanıma aldığım incecik, kıl kadar bir kitaptı bu.. Öğlene doğru Trevanian ' ı bitirince ara vermeden başladım okumaya. Açıkcası Suskind' in Koku şaheserinden sonra yazara bağlı olarak büyük lakin hacme bakarak küçük beklentiler içerisindeydim. Öykü tarzı pek benlik değil aslına bakacak olursanız saolsun Sait Faik ve Bir Takım İnsanlar bu konuda pek yardımcı oldu bana vurduğu darbeyle.Sadece Aziz Nesin ' i takip edenlerdendim bu kulvarda.Hepte öyle olacak sanıyordum taki bu kitaba kadar..

Kitap kahramanımızın özgeçmişini bizlere anlatarak başlıyor ..Anlatım , hele hele çeviri muhteşem( Koku' yu da bu amca çevirmiş idi - bkz: Tevfik Turan ) .. Suskind ' in masalımsı cümle yapıları daha kitaba başlarken gülümsetmeyi başarıyor sizi.Koku 'daki o gerçek üstü tadları yer yer almak mümkün , yalnız çeşitli sebeplerle yalnızlastırılan bir adamdan ötürü arada sırada ağzınıza soba kurumu ve katranda gelmiyor değil. ..Kahramanımıza gelecek olursak.. 2. Dünya savaşı sırasında ailesi parcalanıp toplama kamplarına gönderilen , kardeşinin izini , göçe bağlı olarak askere gidip geldikten sonra kaybeden esasoğlanımız , amcasının telkinleriyle şanssız bir evlilik yapıp , yenge de başkasından hamile kalarak firarı verince ,şahıslarla arasına duvar örüp izole bir yaşam sürmeye başlıyor. Bu izolasyon o denli hastalıklı bir hal alıyor ki tek göz bir odada 25 30 sene hiç kimseyle temasa geçmeden monoton bir hayat yaşıyor. Bir nevi kaldığı odada yaşayan canlı formundan eşya formatına evriliyor .. Yıllar yılları kovaladıktan sonra bir sabah kapısının önünde gördüğü bir güvercinle bu hastalıklı kış uykusundan uyanıyor.. Romantizm ve arkadaşlık öyküsü bekleyen pembe dizi sever tayfa sanmasın ki burda bir arkadaşlık doğuyor (sevgiye geçit YOK!! hehehehehehe =) ) Kaldığı apartmanda sabahları ortak wc yi kullanırken dahi insanları görmeye dayanamayan Parisli fakat Jumasız Robinson Crusoe 'muz bu güvercini görür görmez ete kemiğe bürünmüş bir nefrete gark olarak, senelerdir bağlandığı ve satın almaya ramak kalmış, onun için paha biçilmez bir öneme ve değere sahip tek göz odasını terk edip otele yerleşmeye karar veriyor.. Suskind ' e bu noktada gercekten alkış tutmak yerinde olur çünkü bu durum bunalımını öyle güzel anlatmış ki bu trajediyi size dozunda anektodlarla güldüre güldüre yedirmeyi başarmış..Sonrasında olanlar ise bahsettiğim kış uykusundan uyanan elemanımızın 24 saatini kapsıyor ..Tüm bu anlattığım kısımlar kitabın ilk 10 - 15 sayfası ..Yani rahat olabilirsiniz spoiler curse ü yemediniz ;)
Sonrasında olanlara gelecek olursak , aslında farketmeksizin kendine karşı ördüğü duvarı yıkan Jonathan Noel ' in bir gün boyunca geçmişinden yola çıkarak geldiği noktayı ve durumu sorgulaması olarak nitelendirilebilir.. Bu bağlamda pskikolojik bir çözümleme diyecek olursak sanırım yanılmış sayılmayız.. Velhasıl kelam bitirirken diyeceğim şudur ki hacminin aksine , düşünmek isteyenler için Suskind satır aralarına pekçok güzel soru ve olgu sıralamış ..

Bu kısma bol ehemmiyet arz eyleyesiniz ...

Kendiyle barışık olmayan bünyeler ve misantroplar için ELZEM not : YAĞMURDAN KAÇAYIM DİYİP BİR SEVİNÇLE BİNDİĞİNİZ HALK OTOBÜSÜNDE ,VİCDANSIZIN TEKİNİN ÖĞLEN YEDİĞİ KURU FASULYEYİ OKSİTLEYEREK GÜVENLE İÇİNİZE CEKTİĞİNİZ ATMOSFERE KIŞALADIĞI GAZ FORMATINDAKİ O SİNSİ DÜŞMANI ,CEVİZLİ LOKUM VE SADE TÜRK KAHVESİYLE CİĞERİNİZİN BAŞ KÖŞESİNE BUYUR EDİP YEŞİL DEVE DÖNÜŞÜVERİRSİNİZ .. AMAN DİYİM !!

Offf ne iğrenç adamsın diyenler için extra not : barbie bebek evinde mi yaşıyorsun arkadaşım ? okula helikopter uçak ya da teleportation teknolojisi ile mi gidiyorsun? hepimiz maruz kaldık buna o yüzden İTİRAF ET !!! Buraya edemiyorsan da kendine itiraf et =)))

MOTTOMUZ : HALKIN İÇİNDEYİZ , HALKTAN BİR BİREYİZ !!!

Bir başka işsiz kritikte görüşünceye dek RAKINIZ SEK , SIRTINIZ PEK OLSUN KOKOMANJEROLAR!!!
200 küsür sayfanın ortasına kadar "koku" kelimesini yaklaşık olarak 1000 kere hatta daha fazla okudum diye düşünüyorum. Koku kelimesi dahil birçok başka kelime ve örneklerin arka arkaya tekrarı insanı zorluyor ve üstüne bir de devrik cümleler ile dolu çevirisi eklenince okumak daha da bir zorlaşıyor. Mesela karakter odaya giriyor ve odadaki nesneleri koklayacak ya neredeyse iğne kutusunun içindeki iğneleri bile tek tek yazmadığı kalmış yazarın; kalem, kağıt, bardak, çatal, bıçak, kaşık, tabak, koltuk, çekmece, dolap, yorgan, yastık, terlik, ayakkabı, askılık, askı, kapı, kapı kolu, kapı menteşesi, kapı pervazı gibi her nesneyi her seferinde ama her seferinde tek tek sayması ve üstüne parfüm yaparken gül kokusu, lavanta kokusu, karanfil kokusu, papatya kokusu, gül yağı, keten yağı, o yağı, bu yağı, şu yağı, o kokusu, bu kokusu, şu kokusu, şu kokusunun yanındaki nesnenin kokusu gibi her şeyi ama her şeyi defalarca tekrar etmesi beni benden aldı ve o karakterin artık burnunu kırma isteği doldurdu içimi. Eminim şu yaptığım örnekleri okurken sizler de zorlanıyorsunuzdur; sonuçta kitaptaki her kokuyu gül kokusunu, lavanta kokusunu, karanfil kokusunu, papatya kokusunu, yağ kokusunu, doğa kokusunu, deniz kokusunu, insan kokusunu, balık kokusunu, tuz kokusunu, koku kokusunu vs. saydıkça saydım.
264 syf.
·10 günde·Beğendi·7/10 puan
SEVGİLİ 1K ŞEKERLERİ :))

Cool görünmeyle ilgili tüyolar gerek hepimize...
Çünkü insan doğası gereği beğenilmek,sevilmek ve kabul görmek istiyor. İlk adım...

Sabah uyanınca yapılacaklar listesi:

Elini yüzünü yıka, dişlerini fırçala, saçlarını köpükle, jölele, giyin, parfümünü sık -bilek içlerine, kulak arkalarına, havaya sıkıp altına geçerek tüm bedene-
Sonuç: Çok afili oldun. :))

Bu arada en çok tercih edilen koku listesi aşağıdaki gibidir:
1- Calvin Klein
2-Burberry Classic
3-Vakko
4-Lancome La Vie Est Belle
5- Joop
6-Tom Ford Black Orchid
7- Davidof Cool Water

Peki ne var bu şişelerde: amber, misk yağı, tefarik, sandal ağacı , bergamot, vetiver, alkol, opoponax.......

Hepimiz başka başka kokarız; kimimiz Hacı Şakir beyaz sabun kimi limon kolonyası kimi gülsuyu kimi bvlgari kimi ter...
Yanınızdan rüzgar gibi geçen biri içinizi bayacağı gibi cezbedip başınızı da döndürebilir, sizi sizden alabilir. Görmediğiniz birinin kokusunun gücüdür bu.

Kim ne derse desin Patrick diyor ki parfümün icadı Asurluların yazıyı bulması kadar Yunanlıların üzümü şaraba dönüştürmesi kadar dahiyane bir eylemdir...

Yazar kendi yarattığı kahramanı Jean Baptiste Grenouille ‘ye sırtını dönen ve açıkça düşmanlık besleyen ilk kişidir. Göz göre göre taraf tutar, onu lanetler neredeyse; bense romanın sonuna değin ondan umudunu hiç kesmeyen iyimser okuyucuyum. :)

17 . yüzyıl Fransa’sı; soylular ve onların sarayları hariç sefil bir ülke, açlık, yoksulluk, pislik .... ( Bu yüzyıl lanetli midir nedir?)

Ve Paris’te doğan esas oğlan...

Grenoulle’nin büyük bir sorunu var: kokmamak
Kokmadığı için yok sayılır hep.
O da “ hiç” olmadığını “her şey” olduğunu kanıtlamak üzere dünyanın en güzel kokan insanı olmak için dünyanın en güzel parfümünü icat etme işine adar varlığını... Bu uğurda yapması gereken ne varsa yapar, yapmaması gereken ne varsa onu da yapar.
Başarır mı?
Yeterince spoiler içerdi kanımca ,okuyacakları daha fazla kızdırmayayım.

Son söz: Benim parfümüm absolutely irresistible givenchy
Not edin bir kenara, ben kokumu hiç değiştirmem, o kadar iddialı yani :))
264 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Herkesin, her şeyin kokusunu alma, dilediği tüm kokuları üretme konusunda gerçek bir dahi olan Grenouille’nun, tek kusuru tüm kokuları algılayabildiği halde kendisinin kokmamasıdır. Kendi kokusunun olmadığını fark etmesiyle beraber var olma mücadelesi de başlar. Aslında roman kişisel olarak kendini bulma ve bir tür var olabilme savaşıdır. Kokuların insanlar üzerinde ne kadar büyük etkiler yarattığını açıkça görebiliyoruz bu kitapta. Ama bu derece etkileyici olacağını da düşünmemiştim açıkçası. Kitabı okurken burnunuza iyi kötü birçok koku gelecek. Buna hazır olun :)
Okumanızı ısrarla tavsiye ediyorum ve keyifli okumalar diliyorum.
264 syf.
·4 günde
Bir arkadaşımla konuşurken ona kokulardan bahsediyordum. İnsanlarla ilk karşılaşmamızda  “kanım ısınmadı”, “çok cana yakın buldum”, “çok hanımefendi” ya da “çok beyefendi biri” gibi ifadeler kullanmamızın altında yalnızca o kişinin beden dilinden gelen mesajların ya da konuşmalarının değil aynı zamanda yaydığı kokunun da etkisinin olduğunu anlatıyordum. Görüşümü desteklemek için de köpeklerden örnek veriyordum. Canlılar arasında koklama duyusu en gelişmiş varlığın köpekler olduğunu, eğer bir köpek gördüğümüzde korkarsak ona göre koku yaydığımızı ve köpeğin bize saldırdığını; korkmaz da cesaretli davranırsak da yaydığımız koku nedeniyle köpeğin bize saldırmadığını söylüyordum.    
• • •
Arkadaşım da bana “Patrick Süskind’in ‘Koku’ diye bir kitabı var hiç duymuş muydun?” diye sordu. Ben de ona “duymadığımı” söyledim. O zaman “Önce kitabı okumanı, ardın da filmi var, filmini seyretmeni tavsiye ederim” dedi. Doğrusu Süskind’in kitabını okuyana kadar kokularla ilgili genel bir bilgim vardı. Kitabı okuyunca bu bilginin ne kadar da yüzeysel olduğunu gördüm. Zira Süskind, kitabında kokuyu ve kokunun insanlar üzerindeki etkisini kahramanı Jean Baptiste Grenouille’nin hikâyesi üzerinden bütün detaylarıyla anlatıyor bizlere. Grenouille, annesiz ve babasız olarak tüm insani duygulardan yoksun olarak büyüyor. O, aşk, sevgi, merhamet, acımak, başkalarını düşünmek gibi hiçbir duyguya sahip değil. Kendisinin bir insan gibi kokmadığını anladığında adeta dünyası yıkılıyor. Ancak sahip olduğu muhteşem koku alma duyusu sayesinde koku üreterek insanlara kendisini kabul ettirmeyi başarıyor.      
• • •
Süskind, kitabın arka planında kokunun yalnızca insanlar üzerindeki etkisini değil, aynı zamanda toplum tarafından dışlanan bir insanın kendini var edebilme ve topluma kabul ettirebilme adına neleri göze alabileceğini de anlatıyor. Öyle ki kitabı okuyup bitirdiğinizde doğduğu anda terk edilmiş, hiçbir sevgi ve şefkat görmemiş, reddedilmiş, umursanmamış, insan yerine konmamış bir çocuğun psikolojisini çok daha iyi anlıyorsunuz. Böyle çocukların toplum normlarının dışına çıkarak yine topluma nasıl zarar verebileceğini daha iyi kavrıyorsunuz. Yaşanan birçok sorunun temelinin dönüp dolaşıp aile ve topluma dayandığına bir kez daha şahit oluyorsunuz.   
• • •
Hepimizin bildiği gibi beş duyu organımız olmasına rağmen daha çok görme ve işitme duyularımızın işlevi aklımıza gelir. Koklama duyumuzun çoğu zaman farkına bile varmayız. Hele hele kokuların insanlar üzerindeki etkisi çoğu zaman aklımıza bile gelmez. Kitap, bu yönüyle koklama duyumuzun en az diğer duyularımız kadar hayati bir öneme sahip olduğunu hatırlatıyor ve müthiş bir farkındalık kazandırıyor. Kitabı okurken anlatılanlardan öyle etkileniyorsunuz ki hafızanızdaki koku arşivinizin dehlizlerinde dolaşmaya başlıyorsunuz. Sıcak ekmeğin kokusu, toprağın kokusu, bahar ayında çiçeklerin kokusu, ormanda ağaçların kokusu, denizin kokusu, annenizin kokusu, sevgi ve şefkatin kokusu, dostluk ve arkadaşlığın kokusu burnunuzda tütmeye başlıyor.      
• • •
Aynı zamanda beyaz perdeye aktarılan, 18. yüzyıl Fransa’sının ekonomik, sosyal ve kültürel hayatına da ışık tutan ve sürükleyici bir olay örgüsüne sahip bu eseri tüm okurlara mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Yalnız filmini kitabı okuduktan sonra seyretmenin daha yararlı olacağını belirtmeliyim. “Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür” ifadesinin ne anlama geldiğini merak eden okurlara…
 
Keyifli okumalar dilerim! 

Yazarın biyografisi

Adı:
Patrick Süskind
Unvan:
Alman, Roman, Senaryo ve Radyo Oyunu Yazarı
Doğum:
Germany, 26 Mart 1949
Patrick Süskind (d. 26 Mart 1949 - ), Alman, roman, senaryo ve radyo oyunu yazarı.

Hayatı
Almanya'nın Bavyera eyaleti sınırları içinde kalan Münih'in 30 km güneyindeki Starnberger Gölü kıyısında, Ambach'ta dünyaya geldi. Babası Wilhelm Emanuel Süskind de bir yazardı.

Patrick Süskind, lise olgunluk sınavının ardından sivil olarak askerlik hizmetini yerine getirdikten sonra 1968-1974 yılları arasında, yine babası gibi, üniversitede tarih eğitimi aldı. Münih Üniversitesi'nde ortaçağ ve modern çağ tarihi öğrenimi gördü. Tarih eğitimini Magister bitirme sınavı ile tamamladı. Üniversite yıllarında düzyazılar ve senaryolar yazmaya başladı, ancak bunlar bügüne kadar hiç yayınlanmadı.

Üniversite eğitiminin ardından gittiği Fransa Aix-en Provence'de Fransızcaya ve Fransız kültürüne ilişkin bilgisini arttırdı.

Patrick Süskind, babası gibi, serbest yazar olarak çalişmakta, yazı işleri ve düzeltmenlik yapmakta, roman, kısa hikâyeler ve televizyon senaryoları yazmaktadır.

Eserleri
Süskind'in kitapları yirmiden fazla dile çevrilmiştir, ve birçok kez sinema ve televizyona uyarlanmıştır. Yine kendisinin elinden çıkan kısa ve alaycı bir biyografisinin dişında hakkında pek az bilgi vardır. İnsan içine çıkmaktan hoşlanmayan Patrick Süskind, Münih, Paris ve güney Fransa'da Montolieu'da yaşamaktadır. Süskind, kendisine verilen edebiyat ödüllerini dahi almamakta ve reddetmektedir.

Patrick Süskind, 1981 tarihli bir monolog olan "Der Kontrabass" (Kontrabas) adlı oyununun Münih Cuvilliee tiyatrosunda sahneye konulması ile meslek hayatının ilk büyük çıkışını yaşadı. "Der Kontrabass" 1985 yılında Tevfik Turan tarafından dilimize çevrildi ve Can Yayınları tarafından yayınlandı.
1985 tarihli "Das Parfum" adlı ilk romanı ile Süskind dünya çapında şöhrete kavuştu ve Almanca konuşulan ülkeler İsviçre, Avusturya ve Almanya'nın en önemli çağdaş yazarlarından biri oldu. "Das Parfum" 1987 yılında "Koku" adıyla Tevfik Turan tarafından dilimize çevrilerek Can Yayınları tarafından yayınlandı. "Das Parfum" bir "çok satan" olduğu gibi aynı zamanda yazarı henüz hayatta olmasına rağmen klasikleşerek "uzun satanlar" arasındaki yerini de aldı. 100 bin adet olarak basılan "Das Parfum"'ün ilk Almanca baskısı birkaç hafta içerisinde tükendi ve roman tam dokuz yıl boyunca Almanya'nın önemli dergilerinden biri olan Der Spiegel'in çok satanlar listesinde yer aldı. Bugüne kadar 33 ayrı dile çevrilen "Das Parfum" tüm dünyada tam sekiz milyon adet satılmıştır. Yine Alman yönetmen Tom Tykwer tarafından sinemaya uyarlanarak 14 Eylül 2006 tarihinde Almanya'da gösterime girmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 500 okur beğendi.
  • 14,8bin okur okudu.
  • 376 okur okuyor.
  • 6,1bin okur okuyacak.
  • 317 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları