Annesini kaybeden bir gencin, babası sandığı adamın üvey babası olduğunu öğrenmesi üzerine gerçek babasını arama serüveni anlatan uzun öyküyü okurken özüme dair izleri de bulmaya çalışırken de toplumdaki üvey baba ve öz baba izlenimlerine de bir kez daha tanık oldum.
Önceleri üvey babası Necdet'in yanında yaşayan Orhan, üvey babasının öz babası olmadığını öğrendiğinde bu evden ayrılır. Baba mutlak otoritenin bir simgesi olduğundan, mekân olarak ev ile özdeşleşmiş durumdadır. Ev, geleneklerin muhafaza edildiği mekândır. Çocukların sahip oldukları bir evlerinin olması, o evde babanın varlığıyla mümkündür. Babanın üvey olduğunun öğrenilmesi ve Orhan'ın evi terk etmesi evin babayla olan bağıyla ilintilidir. 'Baba' onun için artık bir yabancıdır, ailenin sıcaklığının ve yuva oluşunun temsili olan ev de babanın kaybıyla yitirilen mekânlar arasındaki yerini alır.
Yoksulluğun mekânı olan bir evden zenginliğin sembolü olan öz babanın mekânına, yani bir yalıya doğru yol alan Orhan nelerle karşılaşacağının farkında değildir. Romanlarındaki çocukların bu yalı yaşantıları, Küçük Bey' diye saygı görmeleri belki de Tuğcu'nun Çengelköy'deki köşkünden görünen o yalı bahçelerine doğru hayalini kurduğu hayatın bir özlemi olarak okunabilir. Orhan'ın öz babası Vedat Bey, ona bir baba sıcaklığını göstermez. Onunla tanışma gereği duymaz ve yalıdaki odasından çıkmaz. Babanın bu garip davranışları Orhan'ın dikkatini çeker. Mekân değiştirmiş ve öz babanın yuvasına gelmiş olduğu hålde yine baba sevgisinden mahrum kalır. Vedat Bey, üvey babasının zıttı özelliklere sahiptir.
Vedat Bey, Orhan'ın annesinden bir yanlış anlaşılma sonucu ayrılır. Üvey baba Necdet, gençliğinde Orhan'ın annesine âşıktır. Bu yüzden annesine, Orhan'ın öz babası olan Vedat Bey'den ayrılmasını, kambur ve sakat olduğu için