Şafak Payev’e protez bacağınız ile etek giymekten rahatsız olmuyor musunuz diye soran gazeteci yerine utanıyorum. Orman kıyısında bir varil içinde cesedi bulunan Pınar Gültekin’in arkasından, fail ile gönül ilişkisi varmış diye konuşanlar yerine utanıyorum. Vahşice katledilen Özgecan Aslan’ın arkasından konuşanlar yerine utanıyorum. Her farklılığa (saçın yok, bacağın yok, gözün şaşı, şişmansın) alaycı yaklaşan zorbalar yerine utanıyorum. İnançlarımızı siyasete alet eden politikacılar yerine utanıyorum. Ve yalnız olmadığımı biliyorum. Biz, başkalarının yerine utananlar, kitaplarla mutluyuz.
Frankl eskiden rahiplere ve papazlara ya da dini temsil eden insanlara sorulan kimi büyük soruların Bugün artık psikolog veya psikiyatrlara sorulduğunu aktarır. Çünkü artık İnsanların en büyük sorunlarından biri bu varoluşsal boşluğu doldurmaktır.
Hasbelkader aslında iki kelime: Arapça hasep + el + kader yani “kader-in-hasebi”.
Kader’in ne olduğu yaşadığımız coğrafyadaki herkese malumdur: Allah yazgısı, kişiye Allah tarafından ölçülüp biçilmiş durumdur kader. Zira içinde Arapçada “ölçtü” anlamına gelen kadara fiili var. “Şu kadar, bu kadar” diye ölçü bildirirken kullandığımız kadar da, bizim kader’in kardeşi.
Kelimenin diğer yarısı hasep ise “saydı, hesapladı” anlamındaki hesaba fiilinden. Tahmin edeceğiniz gibi o da hesap ve muhasebe kelimelerinin kardeşi. Bu bağlamda hasep hem “ölçü” hem de “sebep, gerekçe” anlamına gelmiş.
Dip toplamda hasbelkader “kaderin gereği, icabı” oluyor. Mesela bu kelimeyi şu an hasbelkader okuyorsanız, kader böyle buyurduğu için oluyor.