Zorba’yı bitirdiğimde elimde bir roman değil, sanki bir insan kalmıştı. Tozlu, terli, kahkahası bol bir insan. Zorba, kitap sayfalarından fırlayıp karşıma oturdu; rakısını koydu, hayatı anlattı, sonra da masayı tekmeleyip dans etmeye başladı.
Hikâye basit gibi duruyor: Kitaplarla yaşayan, içine kapanık bir anlatıcı ve onun tam zıddı, hayata dişleriyle tutunan Zorba. Bir maden işletmesi, küçük bir Girit kasabası, arada tökezleyen hayaller… Ama asıl mesele olaylar değil; yaşamak denen şeyin kendisi. Zorba’nın ağzından dökülen her cümle, “fazla düşünüyorsun” diye tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Biraz spoiler vereyim: İşler yolunda gitmiyor. Gitmiyor ama Zorba için bu bir felaket değil; aksine, hayatın doğal ritmi. Düşmek de dansın parçası.
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şey, Zorba’nın bilgeliğinin kitaplardan değil, yaralardan gelmesi oldu. Aşkı da ölümü de korkmadan karşılıyor; çünkü onun için ikisi de aynı masanın misafiri. Trajediler yaşanıyor, evet—yer yer boğaz düğümleniyor—ama Kazancakis acıyı bile yaşama sevincine çevirmenin yolunu gösteriyor.
Kısacası, Zorba bana şunu fısıldadı: Hayatı anlamaya çalışmayı bırak, yaşa. Bazen aklı kapat, ayağa kalk ve müzik varsa dans et. Yoksa da, uydur bir tane....