Kitap, yazarın gençlik yıllarında tuttuğu günlüklerden oluşmakta. Kitapta yazarın düşünce dünyasının ve ruh halinin derinliklerine dokunabiliyor ve iç dünyasında derin bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Okumuş olduğum bu günlükler, Camus’nün yalnızca bir edebiyatçı olarak değil, bir insan olarak da kim olduğunu anlamama olanak tanıdığı için çok beğendim. Bir insanı olgunlaştıran sancılı süreçte yapmış olduğum bu yolculuk her ne kadar 60 gün gibi uzun bir süreyi alsa da, her gün azar azar okuyarak tadına doya doya varmaya çalıştım açıkçası. Kitap, kendi iç yolculuğuma çıkma fırsatını da tanıdı bana. Bazı kitaplar maalesef elimde sürünür ve bir türlü bitiremem ama bu kitap uzun okuma sürecime rağmen hiç bitmesini istemediğim bir yolculuk oldu benim için ve okuduğum en iyi kitapların arasında yerini çoktan aldı.
Camus’nün bu günlüklerini okurken, hayatı sorgulayan genç bir adamın sesini duymak mümkün. Her bir cümlesinde, onun dünyayı anlamaya, kendini bulmaya ve yaşamın anlamını çözmeye çalıştığını hissediyorsunuz. “Bir düşüncenin dünyayı değiştirmesi için, önce düşünce sahibinin yaşamını değiştirmesi gerekir” sözü, onun sadece yazmakla kalmayıp bu düşünceleri hayatında da denediğini gösteriyor. Camus, fikirlerini kelimelere hapsetmek yerine, onları yaşamaya çalışarak samimiyetini ortaya koyuyor. Bu dürüstlük, yazdıklarına bambaşka bir derinlik katıyor.
Bir diğer dikkat çeken şey, onun insan ilişkilerine dair gözlemleri. “Bir insana kendini yalnız hissettiren şey, ötekilerin kalleşliğidir” derken, yalnızlığın sadece içsel bir durum olmadığını, çevremizdeki insanların davranışlarıyla da şekillendiğini anlatıyor. Bu, onun insan ilişkilerinde yaşadığı hayal kırıklığını açıkça ortaya koyuyor. Ama bu hayal kırıklığına rağmen, Camus’nün bu durumu anlamaya ve çözmeye çalışması, onun