Remarque’ın “Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı” romanını bitirdiğimde, içimde garip bir sessizlik kaldı. Sanki bir süreliğine kendi hayatımın gürültüsünden uzaklaşıp, başka bir dönemin, başka insanların acılarına, umutlarına, korkularına misafir olmuştum. Kitabı okurken hissettiğim en güçlü duygu, bir insanın ne kadar az umutla bile hayata tutunabildiği; hatta bazen umut kırıntılarının bile bir yaşam nedeni olabildiğiydi. Savaşın ve yıkımın ortasında, herkesin sadece kendi derdine düştüğü bir dünyada, insanın içindeki yaşama isteği öyle güçlü ki, bir parça sıcaklık, bir dost gülümsemesi, bir anlık huzur bile paha biçilemez hale geliyor.
Romanın karakterleri, sanki birer hayalet gibi, kendi yalnızlıklarının ve korkularının içinde savruluyorlar. Herkesin derdi kendine, kimse kimseyi tam olarak anlamıyor. Hatta anladığınızda bile, bu sizi suçtan azade kılmıyor; çünkü anlamak, bazen yapılan kötülüklerin bir parçası olmak anlamına geliyor. Remarque, insanın başına gelmedikçe olan biteni tam olarak kavrayamayacağını, kavradığında ise artık çok geç olacağını öyle içten bir şekilde aktarıyor ki, okurken kendi hayatımda da ne çok şeyi geç fark ettiğimi düşündüm. Savaşta kayıplar öyle hızlı yaşanıyor ki, bazen acıların büyüklüğüyle baş etmek için aklı ve mantığı bir kenara bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Her şey bir anda olup bitiyor, ama geriye kalan boşluk, kayıplar ve pişmanlıklar bir ömür boyu taşınıyor.
Kitap boyunca kötülüğün, her zaman bir yolunu bulup sıyrıldığını, kötülerin yakasını kurtardığını görmek insanı öfkelendiriyor. Kimi zaman, iyi olmanın bile bir anlamı kalmıyor gibi. Savaşın ve baskının hüküm sürdüğü bir ortamda, yerli yersiz eleştiriler bile vatana ihanet sayılırken, vicdanın sesi neredeyse duyulmaz oluyor. Yıllar boyunca kulaklarımız propagandayla öyle