.....ama bildiğim bir şey varsa o da dünya geliştikçe, insanların giderek yalnızlaşacağıdır. Şimdi kalabalıklar içinde yalnızız, o zaman hepten yapayalnız kalacak insanlık.
"Hayat" dedim içimden, "hepimizi başka dünyalarda yaşatıp her birimizi başka yerinden yaralıyor. Her birimizin dünyası tek ve benzersiz... Birbirimize benziyoruz sansak da, yaşadıklarımız biz başkalarından ayırıyor. Kiminin hayatına güneş daha çok gös teriyor yüzünü, kimi ise ayla, mehtapla idare etmek zorunda ama en aydınlık sandığımız dünyalarda bile dışarıdan hiç görülmeyen koyu karanlıklar var."
Uzun süre zihni onu korumak adına, rüyalarda bile bu acıya ait ipucu vermemeye çalışır. Ancak yine de yaşananlar unutulur mu derseniz, unutulmaz. Kişi bunlardan kaçabilmek için elinden geleni yapar. Bu acılar mangaldaki köz, sobadaki ateş gibidir. Sönse bile ne külü biter, ne dumanı, ne isi. Bu kişiler unuttum sansada, yıllar boyu burnunun direğini sızlatan o is kokusu bir türlü bırakmaz peşini. Yüz kere de yıkansa, bin kere de abdest alsa, nereden geldiğini bir türlü bulamadığı o koku ruhunu karartır. Ruh karardıkça aydınlıktan, iyiden, doğrudan, güzelden bucak bucak kaçar. Nerede is var, pis var, karanlığın kötülüğü var, hep oralara çeker hayat onları. Neden diye sormak aklına bile gelmez, aydınlık yarken ben neden karanlıktayım diye sormadan yaşar gider hayattı. O koyu karanlığın kalın örtüleri altında kendinden bile saklanır.
İnsanda bu kadar derin iz bırakan olayları, onlara bağlı çekilen acıları, kanayan yaraları hiç kimse bir başkasına kolayca anlata maz. Bu tür olaylar yaşandıktan sonra kişi bir süre bunun şokunu atlatamaz, sonra da içini çok acıtan bu anıları zihninin en derinle rine gömmeye, yok etmeye çalışır. Anlatmak, bu olayı, bu acıyı ona yeniden yaşatacağından kişi hep susmayı tercih eder. Daha da kötüsü çocuk haliyle bu yaşananlardan kendini suçlar, sanki yaptığı bir hata yüzünden o sebep olmuştur tüm bunlara.