"Sen bir varoluş hissettiğini söylüyorsun, bense hep bir yokluk duyumsadım. Kaynağı olmayan, muğlak bir sızı. Doktora neresinin ağrıdığıni gösteremeyen, ancak canı acıyan bir hasta gibiydim." Elini benimkinin üzerine koyuyor, bir dakika kadar ikimiz de konuşmuyoruz.
İkimizin, rüzgârla kilometrelerce uzağa savrulan, ama her ikimizi de döken ağacın iç içe geçmiş, derin kökleriyle birbirine sıkı sıkıya bağlı iki yaprak olduğumuzu hayal ederdim.
Baba'nın yaralanmış bir insan olduğunu söylüyordu; bana olan sevgisinin gerçek, gökyüzü kadar uçsuz bucaksız ve kalıcı olduğunu, o sevgiyi hep, ebediyen üzerimde hissedeceğimi. Bu sizi er ya da geç bir seçime zorlayan sevgilerdendi: Ya onu virtip atardınız ya da altında kalır, sizi ezip daha küçük bir şeye dönüştürdüğünü bile bile şiddetine katlanırdınız.
Farsça derslerine son vermesi için Baba'ya yalvardim, kabul etmedi. Bana verdiği bu armağanın değerini daha sonra anlayacağımı söyledi. Kültür bir evse, dil de ön kapının ve içerideki bütün odaların anahtarıdır, dedi. Onsuz darmadağın olursun, diye ekledi, doğru düzgün bir yuvadan, meşru bir kimlikten yoksun kalırsın.