Annem burada huzurlu, hatta belki mutlu.
Kaybettiği her şeye rağmen -hafızası, kimliği, kızı-rahat ve iyi bakılıyor.
Bir sandalye çekip yanına oturuyorum.
Hep bu kadar ufak tefek miydi?
Minyondu ama güçlüydü.
Beni kollarının arasına aldığında, beni teselli ettiğinde ve beni
desteklediğinde bunu hissederdim.
Şimdi daha naif görünüyor,
vücudu kırılgan, narin, öylece eriyip gidiyor.
"Merhaba, anne," diye fısıldıyorum.
Bana dönüyor.
Bir an için gözlerinde bir tanıma pırıltısı görüyorum.
Beni tanıdığına eminim.
Sonra donuklaşan bakışlarıyla manzarayı izlemeye geri dönüyor.
Zayıf, buruşuk elini tutuyorum, ona yumuşak bir sesle anılarımızı anlatıyorum, sadece iyi olanları.
Zor zamanlar, hatalar, mali güçlükler hepsi unutuldu,bağışlandı.
Sadece kahkahalarımızı, sarılmalarımızı, bir ebeveynin çocuğuna duyduğu
koşulsuz sevgiyi hatırlıyorum.
Hayatım boyunca hissettiğim tek saf sevgi.
Evliliğimi ve ilişkimi geçiştiriyorum,
ona güçlü, hayat dolu bir kadın yetiştirdiğini söylüyorum.
Kendi kaderimi kendimin kontrol ettiğini.
Artık bir kurban olmadığımı.
Gözümün altında makyajla kamufle ermeye çalıştığım soluk morluğu ya da Benjamin'in attığı tokat yüzünden dudağımın sağ tarafının şiştiğini fark etmiyor. Yanağından öpüyorum.
Sonra ona veda ediyorum.