Saat on bir, on iki, bir. Yatak odasına gitmiyorum, orada tek başıma yatmak ve beklemek anlamsız, burada da yatmıyorum. Bir şeyle oyalanmak, mektup yazmak, okumak istiyorum; hiçbirini yapamıyorum. Tek başıma çalışma odasında oturuyorum, acı çekiyorum, kızıyorum ve çevreye kulak kabartıyorum. Saat üç, dört oluyor, o hâlâ yok. Sabaha doğru uyuyakalıyorum. Uyanıyorum, o yok.
Kendini ya da onu öldürmek isteyeceğin korkunç bir kavganın başlamak üzere olduğunu hissediyorsun. Birazdan başlayacağını biliyorsun ve yangından korkar gibi korkuyorsun bundan, kendine hâkim olmak istiyorsun, ama tüm varlığını öfke kaplıyor. O da aynı, hatta daha kötü durumda, her sözüne yanlış anlamlar vererek mahsus konuyu çarpıtıyor, her sözü zehir saçıyor; dikenlerini canımın en çok acıyacağını bildiği yerlere batırıyor.
Mutsuz insanların kentte yaşamaları daha iyidir. İnsan kette yüz yıl yaşar da çoktan öldüğünün ve çürüdüğünün farkında bile olmaz. Bunu kendiliğinden anlayacak zamanı yoktur, hep meşguldür.