Yakmak bir zevkti. Bir şeylerin yandığını görmek, karardığını ve değiştiğini görmek özel bir zevkti.” Cümlesi ile başlayan kitapta totaliter bir rejim bulunur, kitaplar yakılır ve sistemin sansür sayesinde toplumu nasıl cahilleştirdiğini anlatılır. Kitabın bizi sürüklediği kurgusunda, baş kahraman ve tek görevi kitapları yakmak olan itfaiyeci Guy Montag ile bir serüvene çıkarız. Geçmişten beri itfaiyecilerin tek görevinin kitap yakmak olduğuna inandırılan bir toplumda, evinde kitap bulunduran insanların evinin yakıldığı, kitap okuyanların ise diri diri yanmayı seçtiği bir sistem içinde insanlar, duymak istediklerini söyleyen televizyon kanalları, programlar ve elektronik aletlerin içinde hapsolmuş vaziyette. Guy Montag de sıradan itfaiyeciler gibi yangınları söndürmek yerine, kitap okuyan ve evinde kitap bulunduran insanları yakmak gibi infazcı bir role sahipti, ta ki kitapları ile birlikte bir adamın canlı canlı yakılmasını görene kadar. Montag itfaiyeci arkadaşlarının, Yüzbaşı Beatty’nin ve hatta karısının bu duruma sessiz kalması ve çevresindeki insanların robotlaşması ve duygusuzlaşması karşısında bıkkınlık duyar. Yakılan adamı gördükten sonra kitaplara karşı merak duyar ve düşünmeye başlar. Bu distopik dünyada düşünmek ve kitaplar, cennetteki yasak elmayı yemek ile eşdeğerdir. Kahramanımız Montag bu baskıcı sistemi karşısına alırcasına gizli gizli kitap okur. Kitap okuyamamanın getirdiği cehaletten kurtulmak isteyen Montag, yakmaya gittiği kitapları saklayıp okumaya başlar. Bu şartlarda kitap okumak oldukça korkunç ve tehlikeli hal almaya başlar. Okumaya başladıkça çevresindeki her şeyin çok saçma bir düzen içinde olduğunu ve aynı yastığa baş koyduğu karısını bile tanıyamadığının farkına varır. Hatta karısını gerçekten sevip sevmediğini bile sorgulamaya başlar.