"Kıyametin bir müziği olsaydı keşke" dedim kendi kendime; gökyüzü üzerimize yıkılırken ve biz tam ortasından bir mezar gibi açılan toprağın içine yuvarlanırken gözlerimizi kapatıp ölümün şiddetinden biraz olsun kaçabilmek için kendimizi müziğe bırakırdık. Hiçliğimizin bir değeri varsa onu görkemli bir şarkıyla taçlandırırdık. Belki hepimizin ayrı ayrı veda şarkıları olurdu; kimisi hüzünlü kimisi neşeli, gururlu, umursamaz yahut kırgınlıklarla kaplı.
"ALLAH SABREDENLERLE BERABERDİR"
Sabır ve tahammül çokça karıştırdığımız kavramlar bence. Tahammül h-m-l kökünden gelir, fail hâli hammaldır. Problemlerin taşıyıcısı olursak, hamal rolüne bürünürüz. İç dünyamızın da bir taşıma kapasitesi vardır. Kapasitemiz dolduğu andan itibaren gözümüz hiçbir şey görmeyecektir.
Sabır ise aktif bir eylemdir. "Başa çıkma becerisi, manevi bir uygulama, ne zaman harekete geçeceğini bekleme, izleme ve bilme eylemidir. Çözüm odaklı olmak beraberinde gelir. İç dünyamız genişledikçe sabrımız artar. Bu sebeple Allah, Asr Suresi'nde hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin hüsrandan münezzeh olduğunu buyurur, sabredenlerle birlikte olduğunu vurgular. Madem Allah sabredenlerle beraber, birlikteliği devam ettirmek için çözüm üretmeye talip olmalı.
Tahammül ettiğimizin farkına varamıyoruz genellikle. Tahammül de desek sabır da desek, unutmamamız gereken bir husus daha var: Dişimizi sıkarak "Sabrediyorum." derken, göz- lerimiz alev alev "Tahammülümü zorluyorsun." derken, çocuğumuzla ilişkimizde kendimizi değerli ve çözümün parçası hissedeceğimiz iletişim dilini kurmadığımızı fark edemiyoruz.
Fotoğraflarda her şey bellidir.Ben belli olanla ilgilenmiyorum.Her şeyin özünü görmek istiyorum. Bu yüzden ışığın peşindeyim.İstediğim bir hatıra da değil. Belli bir ânı yaşamak istiyorum.