Muhafazakârlık anlayışını, prensiplere değil de değişilmez şekillerle kalıplara, cansız maddeye bağlayan hareket irticaa götürebilir. Bu yolda yürümeyi asabiyetle gaye edinen muhafazakârlık inat ederse beşeriyetin iptidaî hali olan taş devrine kadar bizi sürükler.
Vakıa son asırlarda bizde bütün geri kafalılar, kafalarındaki anlayışsızlığı himaye eder zanniyle İslâm dininin naslarına sığındılar. Meselâ Peygamber Sünnetidir diye Büyük Peygamber'in şekil ve kıyafete ait hallerini taklid ettiler. Halbuki asıl gaye, Peygamber'in ruh ve zihniyetinin benimsenmesiydi. Peygamberdeki ilâhî emanet olan aydınlığın ancak, onun ruhunda barındığı takdir edilerek, onun ortaya koyduğu ruhî ve ahlâkî prensipler kabul olunmalı idi.
Şu halde aramızdan ancak aşkı tanıyanlar hürriyeti bilirler. Benlik kendi iradesiyle yaşadığı müddetçe esirdir; kendimizden geçmeden hür olamayız. Her adımda ben diyen kâbusu kendimizde taşıdıkça hürriyetin zevkini bilmez, dilini anlayamayız. Aşkın dolaştığı bölgede hürriyet vardır.