Gökbulut

Gökbulut
@Bulutsuzgok
Ey tabiat! Al sana bisküvi
Beyaz Zambak️
Topraktan eşeleniyor geçmiş zaman Ardında sayısız umut küresi çatlağıyla, Günlerden; eski haftasonlari özlemi İçinde dört mevsime aşık yazlık papatya Turuncu bulut altında çiziyor satırı Henüz sonunu düşünemediği martin edeni Bir bulut, nasıl da koruyor bedenini Gökyüzü karıştırıyor turuncu-mor rengi Gemiye bindi o adam, o akşam Gemiye, rotası belirsiz dünya gezgini Elinde divit ucuyla yazılmış 2 satırlık mektup Belki de sonradan ölebilirdi okuyup Şimdi seninle her seyden soyut ayışığında Sırtımız beyaz zambakları ağırlarken Belki de hiç bilmediğimiz bataklık dilinden O şarkıyı dinliyoruz
Şiir
Reklam
Yalnız yer
Belki sıcak yaz aksamlarına çare olur diye her klima sahibi olmayan insan gibi o da yarı isli perdesini cekmis penceresini aralamıştı geceden. Sabah onu içeri girip çıkamayan asil renkli kelebek uyandırdı. İntihar eder gibi amaçsızca her tarafa uçup sonucsuz hareketlere yoneliyordu. Her canlı gibi o da keskeli cümleler kuruyordu cok ömrü olmamasına rağmen. Sonunda onu yaz sabahında yakacak çıkışı buldu ve asırlar boyu orda yaşayacakmış izlenimi verip uçtu 2 günlük omru kalan kelebek. Yanı başında daha önceden hazırladığı kür vardı. Yüzünü buruşturarak bi yudum içti ve pencereden dışarıya dikkat kesildi. Dışarıda onu yeni güne bekleyen sonsuz kombinasyon düzeni vardı. Logaritmik şemada günün sonunda tekrar buraya gelip yatacaktı. Bir kac atıştırmalık alıp dışarı çıkmaya karar verdi. Evden çıktı ve cok geçmeden afallayarak geri döndü. Hiç yapmadığı seyi yapıp yanına kitap almayı unutmuştu. Odasına ayakkabı ile girip kimseye görünmemeye çalıştı ve kitabi alıp çıktı. Evi yüksekte kalıyor, bazen kendisini buluttan ev almış gibi varsayıyordu. Sokağının sonu onu masmavi çarşafa götürüyordu. Üzerinde sayısız yelken, dibinde bağrışan insanlar, bir yandan kola içip diger yanda mangal yakan enişteler... o her zaman ki ve talibi az yere gitti oturdu ve kitabına başladı, turuncu-mor bulut altında; "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle
Edebiyat
Doğru İnsan
murphy kanunları uyarınca, doğru insan tam da beklenmeyen anda çıkar aslında karşımıza. her kalabalık kutlamaya, üzerimize en kibar elbiseler, en içten gülücükler alıp gideriz. herkesin alnında ne yazar okumaya çalışırız, gel gör ki doğru insan, kafada takke, ayakta sabo terlik ve dizleri çıkmış bir eşofmanla bakkala indiğimizde düşen parayı yetiştirmek için arkamızdan koşan insandır. ya da otobüste cep telefonunu açık unuttuğumuz için tüm yolculardan azar işitirken, -ikarus otobüste ne abs' si- diyerek bizi kollayandır. doğru insanı ararken girilen şekil şemal, bizi onun için doğru olmaktan çıkarır aslında. en doğru en doğal olandır. bunu unutur, o bizi yüzlerce metreden seçsin diye şatafata boğarız kendimizi. yüksek sesle konuşuruz o ne kadar esprili olduğumuzu anlasın uzaklardan diye, pembe, morlara boğarız kendimizi elalem çok yakışıyor dedi diye, sosyal görünmek için bir merhabamız olan herkesi öperiz yol ortası rastlantılarında. bu sebeple bekleyiş kaybettirir aslında ha keza arayış da. çünkü gerçek, yağmuru seyrederken yalnızlığa ağlamaktır. doğru insan bu anı içten içe bilen ve bu anı silmek için emek verendir. oysa göremeyiz. çünkü yaptığımız şatafatın benzerini bekleriz ilk etapta. karizmatik bir merhaba bekleriz belki de o her bayram mesaj atanımızdır. 15 yıldır doğum günümüzü unutmayan ve sadece dost gördüğümüzdür. belki okulda sınav dönemi bize de fotokopi çektirendir. doğru insan biz teklif etmeden ders çalıştıran, hava soğuduğunda ceketini verendir. doğru insan yalındır, doğaldır. bunu bilmek bekleme süresini kısaltır. aramak ya da beklemek değil aslolan görebilmektir. herkes için doğru insan vardır, önemli olan omzunuza bırakılan ceketteki sıcaklığı hissedebilmektir.
Edebiyat
Altın saçlı kız
"Giderek artan titreşime ayarlı saatim yastığın sıcak yüzü altında öterken farkettim geç kalabileceğimi. Sabah programlarında ballandıra ballandıra anlatılan daha sonra lahmacun tarifi verilen anların birinde denk geldiğim diyet önerisini yapıp çıktım sokağa. Sokakta benden başka yalnızlık vardı. Bağırsam o da terkedecekti beni yalnızlığa. Hoş, yalnızlık artık yalnız değil yalnız uyuduğumda. Seçim öncesi dökülen yarı asfalt yarı mıcır yollardan geciyordum, seçimsiz. Bizim buralara pek insan uğramaz işi düşmeden yada işini iyi yapıp sürgüne gönderilmeden. Komsu köyler "sürgün kent" diye alay edince muhtar dayanamayıp insta hikayelerine konum olarak "sürgün province" yazmaya başladı. Resmi işlerde şaka olmaz diyip görevden alıp sürgüne gönderdiler, şimdi alt sokakta yaşıyor. Yürüdükçe yolun sonu denize çıkan sokaklarımız yoktu bu yuzden hep eksik hissettik kendimizi bulutlar altında. Çocukluğumun son yaz tatilini gecen sene tüketirken bunun farkındalığına sonradan sahip olmak tavan altında düşünülecek en ilk konularımdan biriydi. Artık çocukluğumun bittigini kavrayınca başladım o işe. Dedem o bölgenin hatrı sayılır insanlarındaydı, en guzel katırlar onda bulunurdu. Bununla hava yapacak degilim tabiki de. Onun vasıtasıyla kömurlükten bozma dukkanda çırak olarak çalıştım. Getir gotur isleri derken onu gördüm iste. Kalbimden beynime getir gotur yapan impulslarda bunun farkinda olacak ki eşik nefes seviyem diplerdeydi. Saçları milyonlarca ışık yılı uzaktaki güneşin ham maddesi, gözleri aydın zeytini gibiydi. Ustam bağırmış olacak ki elimdeki yumurtalar siparis yerine ulaşmadan yere düşüp kırıldı. Birkac kurus aldığım yevmiyem de delindi. Olsun sevgi neydi, belki bu degildi ama bu olsundu. Yerdeki yumurtaları gorunce yanağının kenarında cukur belirdi, misket oynarken
Edebiyat
Ötenazi
Sabahın daha sabah olmadığı saatlerde çıktım can havliyle dışarıya. Sokağın her milimine hasret kalan eski fabrika çalışanı gurbetçiler gibi atıldım birden. Sokakta kimse yok, geceyi aydınlatan lamba bile terketmemis bizim mahalleyi. Onu da cok özlediğimi farkettim. Sahi insan hic özler mi, insanoğlunun yaptığı kurmalık bir aleti? Ben ozlemistim, hic sebepsiz. Henüz güneş vurmadı yüzüme bu yuzden gölgemi bile yendim bu sabah erken kalkarak. Peki neydi beni bu kadar uyutmayan "saçma" sebep? Cevabını bilmeden hatta soruya cevap beklemeden devam ettim. Kepenk sesi duydum cok derinden, demirci ali usta'nin dükkan kapısıydı bu bilirim. Galiba cok doğru bir söz " terzi kendi söküğünü dikemez" diye, esnaflar arasında kepengi en bozuk kişiydi ali usta. Yılların emek birikintisini elinde taşırdı nasırla. Kolay degil 2 cocuk okutmak bu dönemde, paranın buzdan daha hızlı eridiği ekonomik krizde. Yamalı ve kollarına kadar katlanan gömleğinin darlığına rağmen el salladı bana. Kafamı one eğip elimi göğsüme bırakarak selamladim ben de.    Annesinden fırça yiyen uykucu cocuk gibi apar topar uyandi, bizim mahalleye milyonlarca ışık yılı uzaklığındaki komsu güneş. Onu da selamladim ve karşılık olarak yanağımi ısıttı, o da sevinmis beni gördüğüne. İlk nümerik mekanizmasını takip eden ve zaman olduğunu sandığımız saat ilerlerken rukiye teyzeyi gordum. Yine gelinine taşıtıyor dilinden uzun torbaları. Oğluna kız bulmak icin memlekete kadar yol aldı, bulunca da eziyet ediyor. Hâlbuki köle bulmak bu kadar zor olmamaliydi kendi cehalet doneminde. Hızlı gelmesini istedi gelininden, eminim gelin de aynısını onun icin istemistir azrailden. Neyse gelin kaynana arasina girilmez yoksa kutsal döngü olan mahalle toplantısında kısır yerken benim ne kadar dedikoducu oldugumu konusurlar emekli
Edebiyat
Reklam